![]() |
![]() |
|
| . |
BİRİNCİ BÖLÜM GİRİŞ
A. ARAŞTIRMANIN PROBLEMİ 1. PROBLEM Diyânet İşleri Başkanlığı'na toplumu din konusundan aydınlatma görevi verilmiştir. Toplumu din konusunda aydınlatmak ancak ehliyetli din görevlilerinin yetiştirilmesi ile olur. Din görevlisi deyiminden; Müftü, Vaiz, İmam-Hatip, Müezzin-Kayyımlık görevlerini ifa edilen kişiler kastedilir. Bunların yaptıkları vazife tamamen dini işler olup, kendi meslekleri ile alakalı bilgi ve beceri isteyen işlerdir. İstenilen bilgi ve beceriden yoksun kimselerin adı geçen görevlerde bulunmaları dini bakımdan son derece sakıncalıdır. Ayrıca bu kimselerin ahlaki davranış bakımından da mesleklerine yaraşır biçimde hareket etmesi zorunludur. Buna göre din görevlisi yetiştirme işini iki ana başlık altında incelemek mümkündür: 1. Din görevlisinde bulunması gereken bilgi ve beceri, 2. Davranış Önce bilgi ve beceriyi ele alalım: Din görevlisinin çalışma alanı, tıpkı doktor veya sanatçı veya bir idâreci gibi insandır. Bu meslek erbabı vazife yaparken karşısında insanı bulacaktır ve ona hitap edecektir. Mesela: Doktor, insanın sıhhati ile uğraşır. Sanatçı ise nefsi ve edebi yönü ile uğraşır. Sanatçı insana onun bu yönü ile ona hitap eder. İdâreci, insanın çalışma ve kazanma ile ilgili davranışlarını düzene koyar. Din görevlisi ise, insanın manevi ihtiyacı olan iman, ibadet, günahlardan arınma, sevap kazanma gibi duygu ve davranışlarıyla uğraşır. Bu saydığımız ve daha nice sayamadığımız meslek erbabının hepsi insanın bir yönü ile yani davranışı, bir temayülü ile ilgilenir. Zira insan hakikatte çok yönlü ve karmaşık bir yapıya sahiptir. Onun içindir ki, insanın bu karmaşık yapısına rağmen başarısı, devamlı eğitim ve öğretime dayanmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse duyma ve etkilenme bakımından bütün insanlar aşağı yukarı eşittir. Ama, bilgi ve beceri bakımından her fert yekdiğerinden farklıdır. Bir dahiliye mütehassısı doktor, kendi sahasından elbette hem doktor olmayanlardan hem de tıbbın başka sahasında uzmanlaşmış bulunan diğer meslektaşlarından daha bilgili ve daha beceriklidir. Kendi mesleği dışında kalan konularda ise sadece bir duyguya ve duyduklarından etkilenmeye yeterlidir. Zira mesleğinde uzman doktor, diğer konuların inceliklerini bilemez. Ama o konuların mahiyeti hakkında bir duyguya, bir genel bilgiye sahiptir. Zira, en azından herkeste adalet ve hakkaniyet duygusu vardır. Sanatkar olmayan kişi musiki eseri söylemesini bilmez. Ama, sanatkar söylediği musiki ile duygulanır, hatta sanatçının değeri hakkında yargıya bile varır. Yine o kimse, dini ilimlerde fazla bilgili değildir, ama dini işleri icra eden hakkında bir kanaata sahiptir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kısaca söylemek gerekirse, toplumun bütün fertleri, kendi uzmanlık sahasının dışında kalan konularda, onların uzmanlarına tabi olmak zorundadır. İnsanlığın nizamı böyle kurulmuştur. O halde bize düşen görev, insan davranışlarından biri ile ilgilenen her meslek erbabını iyi yetiştirmektir.[1] İnsanı yaratılış gayesi içinde eğitmek ve yüceltmek isteyen İslâm Dini, ferdin insan ve Allah ile olan münasebetlerini düzenleyen ilahi kaynaklı bir dindir. İnsan yaratılışının tabii bir gereği olan dine, yalnız fertleri değil aynı zamanda toplumları oluşturan maddi ve manevi değer hükümlerinin yapıcı, birleştirici ve koruyucu temeli de denebilir. Bu nedenledir ki, din önce ferdi ve toplumu her yaş ve dönemde çok yakından ilgilendiren bir inanç ve davranış konusu, sonra da bir bilgi, eğitim-öğretim konusudur. Sosyal kurumlar arasında ve onun değerlerini meydana getiren, koruyan ve yükselten önemli kültürel unsurların, din, dil ve sanat olduğu sosyolojik bir gerçektir. Dinde asıl olan Allah'ın bildirdiklerini doğru anlamak ve bu anlayış içerisinde O'nun emirlerini yerine getirmektir. İnsanın bilgi seviyesi yükseldikçe anlayış ve kavrayışı da o derecede gerçeğe yakın olur. Öyle ise insan ne ölçüde geniş ve derinliğine bilgi sahibi olursa Allah'ın kelamını da o ölçüde doğru anlar. İnsanın her alanda sağlam ve sistemli bilgi edinmesi öğretim ve eğitim işidir. Bu açıdan bakınca din eğitiminin gerekliliği ortaya çıkar. Geniş bir coğrafi alana yayılmış yaklaşık 200 milyon insanın ana dili olan Arapça'nın stratejik öneminden başka, dini, tarîhi, kültürel, ekonomik, siyasi, fikri, edebi, musiki ve askeri yönlerden büyük bir önemi vardır. İslâm dini, dil olarak Arapça'yı seçmiş ve onu ibadet dili yapmıştır. Kurân ve hadîsle tanışma ve buluşma ancak Arapça yolu ile mümkün olmaktadır. Arapça İslâm kültürünü takdim eden bir kab hükmündedir. Onun için Batı'da İslâm dinine giren Batılı Müslümanlar, ilk iş olarak Arapça'yı öğrenmeye başlıyorlar.[2] İnsanlığa, tabiat, matematik, tıp, müzik ve astronomi ilimlerini nakleden ve dünyaya ortaçağ Yunan ilim ve felsefesini aktaran Arapça, tarîhi açıdan da büyük bir öneme haizdir. Dünyanın her tarafında ilim adamları, Arap ve İslâm kültürünü bir arada taşıyan Arapça'yı, dil, edebiyat, ilim, kültür ve musiki yönleriyle inceleme ve araştırma konusu etmiş ve etmektedirler. Birleşmiş Milletler, Genel Kurulu'nun 18 Aralık 1973 tarîh ve 3190 Sayılı Kararı'yla, 19 üyesinin dili olan Arapça'yı Birleşmiş Milletler'e bağlı; Milletlerarası Çalışma Teşkilatı, Afrika Birliği Teşkilatı, Dünya Sağlık Teşkilatı, Ziraat ve Gıda Teşkilatı ve İlim, Kültür ve Eğitim teşkilatlarında çalışma dili olarak kabul etmiştir.[3] Arap dili, bizim için önemini uzun yıllardan beri korumaktadır. Kütüphanelerimizdeki ilmi, kültürel, dini sahalarda yazılmış eserleri ve arşivlerimizde bulunan tarîhi vesikaları okuyabilmek ve ilmi araştırma yapabilmek için bu dili öğrenmek gerekmektedir. Günlük yaşantımızda kullandığımız, dilimize geçmiş büyük ölçüde Arapça kelimeleri anlamak, asıllarını bilmek, Kurân-ı Kerîm'i, Hadîs-i Şerifleri ve birçok dini kaynakları tetkik edebilmek hep bu dili öğrenmeye dayanmaktadır. İlâhiyat ve Edebiyat Fakülteleri bu gayeye büyük ölçüde hizmet vermektedir.[4] 1950'den itibaren İmam-Hatip Okulları'nın açılmasıyla Arapça mesleki bir ders olarak İmam-Hatip programına girdi. Bunun dışında hiç bir özel kuruma Arapça öğretimi için izin verilmedi. Bu hal 1992 yılına kadar devam etti. Ancak Bakanlar Kurulu'nun Resmi Gazete'nin 20.03.1992 tarîh ve 21177 sayılı nüshasında 4.3.1992 tarîhli kararıyla özel dersanelerin Arapça öğretim yapabilmelerine izin vermiştir.[5] Bundan sonra Arapça'nın pratik konuşma dilini öğreten kurslar açılmış, kitaplar, kasetler ve görüntülü yayınlar hazırlanmıştır.[6] İmam-Hatip Liselerinde Arapça dersinin genel amaçları şu şekilde sıralanmıştır: 1. Arapçayı normal hızla konuşulduğunda anlayabilme, 2. Günlük hayatla ilgili, meramı ifade edebilecek seviyede Arapça konuşabilme, 3. Günlük hayatla ilgili Arapça bir metni okuduğunda anlayabilme, 4. Mesleki metinleri lügat yardımıyla anlayabilme, 5. Arapçayı kendi kendine ilerletebilecek bir seviyeye ulaşabilme, 6. Mesleki ve günlük hayatla ilgili harekesiz metinleri okuyabilme, Görünüşünde bu amaçlar, herkesin umduğu ve dilediği amaçlardır. Ancak şu gerçeği üzülerek belirtmeliyiz ki, mevcut şartlar altında bu amaçların yüzde onunun bile gerçekleşmesi büyük başarıdır.[7] Bu amaçlar değil İmam-Hatip Lisesi, İlâhiyat Fakülteleri'nde dahi gerçekleşmediğinden Diyânet İşleri Başkanlığı, İstanbul Haseki ve Konya Selçuk Eğitim Merkezleri gibi Müftü ve Vaizler İhtisas Kursu açma gereğini duymuştur. Din Eğitimi alanında yapılan araştırmaların ülkemizde giderek arttığı görülmektedir. Ancak Diyânet İşleri Başkanlığı için önemli bir merkez olan İstanbul Haseki ve Konya Selçuk Eğitim Merkezi üzerinde yazılan birkaç makalenin dışında yapılan müstakil çalışmalar yok denecek kadar azdır.[8] Eğitim merkezlerindeki ders programlarının değerlendirilmesi gayesiyle öğretmen, kursiyer ve mezûnlar üzerinde yapılacak araştırmalar, bu kurumlarda yapılan eğitimin daha verimli hale getirilmesi yolunda alınacak tesbitler konusunda bize ışık tutacaktır. İşte bu sebeple bir alan çalışması yapmayı düşündüğümde, Konya Selçuk Eğitim Merkezi Müftü ve Vaizler İhtisas Kursu'nda bir kursiyer olarak, eğitim merkezleri ve bunların problemlerini, ders programlarını ilmi ve objektif esaslar çerçevesinde ele almayı, geç kalmış bir araştırmanın yerine getirilmesi olarak telakki ettim. Çünkü bu bütün eğitimcilerin olduğu kadar, din eğitimcilerinin de sorunudur. Bu araştırmada ele alınan problem: Diyânet İşleri Başkanlığı İhtisas Eğitim Merkezleri'nin günümüzdeki durumu, öğretmen, kursiyer ve mezûnların kursa eleman alınması, ders programları hakkındaki görüş ve teklifleri eğitim-öğretim açısından incelemektir. Kursiyerler, 30 ay süren bu kurslardan memnun mudur? Kurstan bekledikleri manada istifade edebilmekte midir? İlâhiyat Fakültesi'nden sonra bu kurslara katılmalarının amaçları nelerdir? Kursiyerlerin kursta okudukları dersler ile okumak istedikleri dersler hakkındaki düşünceleri nelerdir? Öğretmenlerin kendi dersleri hakkındaki görüşleri nelerdir? Diyânet İşleri Başkanlığı bu kursları bitirenlere ne imkanlar sağlamaktadır? Bu kurslar nasıl daha cazip hale getirilebilir? şeklindeki sorulara cevap aranmaktadır. Ancak, İstanbul Haseki ve Konya Selçuk Eğitim Merkezleri şeklinde kurulan bu eğitim merkezleri yeni bir eğitim kurumu değildir. İkinci Meşrûtiyet'ten Cumhuriyet'e kadar din görevlisi yetiştiren kurumları özellikle burada zikretmekte yarar görüyorum. Cumhuriyet döneminden önce müftü, vâiz, imam-hatip, müezzin gibi kadroları yetiştiren Medresetül-Eimme vel-Hutabâ, Medresetü'l-İrşâd, Medresetül-Vâizîn ve Dârül-Hilâfetü'l-Aliyye Medreselerini tanımak, ders programlarını incelemek bu çalışmanın tamamlayıcısı olacaktır. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nesimi YAZICI'nın "İkinci Meşrûtiyetten Cumhuriyete Din Görevlisi Yetiştiren Kurumlar Üzerine Bazı Gözlemler" adındaki makalesinde bu konular ile ilgili özet bilgiler mevcuttur. Aşağıdaki bilgiler de adı geçen makaleden alınmıştır.[9] 2. İKİNCİ MEŞRUTİYET ÖNCESİNDE MEDRESELER Bilindiği gibi İslâm dünyasında ilk dönemlerden itibaren camilerde ve imkan bulunan değişik mekanlarda sürdürülen eğitim-öğretimin, gelişen İslâm ilimlerinin daha sistemli bir şekilde öğretilmesi hedefinin bir sonucu ve Türkler'in İslâm eğitim-öğretim organizasyonuna en önemli katkılarından biri olarak ortaya çıkan medreseler, Osmanlı Devleti'nde baştan itibaren var olmuştur. Uzun dönemler halinde devletin değişik kadrolarına eleman hazırlayan başlıca eğitim kurumu olan bu müesseseler, zaman içerisinde sınırlarının daralması olgusuyla karşılaşmışlardır. Önceleri ordunun ihtiyaçları için açılan okulları, Tanzimat'a gelindiğinde, yeni bürokrasi çarkını döndürecek görevlileri yetiştiren mektepler takip etmiştir. Artık medreseler gitgide daha da artan oranda yalnızca din görevlisi yetiştiren öğretim kurumları olarak karşımıza çıkmaktadır. Medreselerle ilgili olarak çeşitli dönemlerde ıslah çabaları sarfedilmiştir. Bunların her zaman çok etkili olduklarını söyleyebilmek, kanaatimizce mümkün değildir. Tanzimat'tan itibaren devlet eğitim konusu üzerine dikkatle eğilir, yeni mektepler açar, bunları çeşitli imkanlarla desteklemeye çalışırken, aynı özeni medreselere gösterememiştir. Maamafih medreselerin bu dönemlerinin, ciddi araştırmalara yeterince konu teşkil etmediği de bir gerçektir. II. Abdülhamid dönemi de medreseler açısından parlak bir devre olarak görülemez. 23 Temmuz 1908'de başlayan İkinci Meşrûtiyet dönemi ise, artık genelde, kendisine müderris, iptidailere muallim ile vakıflar teşkilatına çeşitli görevliler yanında günümüzde din görevlisi olarak isimlendirdiğimiz müftü, vâiz, imam-hatip, müezzin-kayyım gibi kadroları yetiştiren medreselerin, Osmanlı Devleti'ndeki bütün hayatları boyunca, en önemli değişikliklere uğradıkları devredir. 3. İKİNCİ MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE DİN GÖREVLİSİ YETİŞTİREN KURUMLAR Bilindiği gibi İkinci Meşrûtiyet, uzun bir suskunluk devresinden sonra gelmesi ve canlı bir tartışma ortamı meydana getirmesi dolayısıyla, bir çok konunun konuşulduğu, yazılıp tartışıldığı bir devreyi oluşturur. İşte bu hürriyet ortamında medreseler ve din görevlisi yetiştirilmesi meselesi de çokça tartışılmış, bir kısım uygulamalar geliştirilmiştir. İkinci Meşrûtiyet dönemi aynı zamanda da, genel medreseler yanında, yani bazı ihtisas medreselerinin ortaya çıkmış olması dolayısıyla da önemlidir. Burada benzer bir gelişme olarak 1854'teki Muallimhâne-i Nüvvâb örneği aklımıza gelebilirse de, hemen hatırlatalım ki, bu kurum adalet teşkilatına eleman yetiştirmeyi hedeflemişti. Halbuki İkinci Meşrûtiyet devrinde açılan medreseler, doğrudan doğruya günümüz Diyânet organizasyonu içerisindeki iki önemli görevli grubunu; İmam-Hatip, müezzin ve vâizleri yetiştirmeyi amaçlamaktaydı. Ayrıca da bu yeni medreseler, bugün bize tuhaf gelebilecek olan bir makama, Meşihat Makamı'na değil de, Evkaf-ı Hümayun Nezareti'ne bağlıydılar. Genel medreselerin İkinci Meşrûtiyet döneminde büyük çapta yeniden organize edildiklerini ifade etmemiz gerekir. Bu yeni organizasyon içerisinde medreseler, önce İstanbul'da Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi kendi içerisinde bazı değişiklikler geçirdiği gibi, başka bazı uygulamalar veya girişimler de söz konusudur. Bu nedenle bu dönemde medreselerin gelişim ve değişimini iyi takip edebilmek için önceliği yasal düzenlemelere vermek yerinde olacaktır. Bu takdirde karşımıza üç önemli yasal düzenleme çıkar. a. Medâris-i İlmiye Nizamnâmesi İkinci Meşrûtiyet döneminde kısa bir süre de olsa uygulama imkanı bulmuş olan, medreselerle ilgili ilk yasal düzenleme, 26/27 Şubat 1910 tarîhli Medâris-i İlmiye Nizamnâmesi'dir. Kırk sekiz maddelik bu yönetmelikle medreseler, 12 senelik öğretim kurumları olarak düzenlenmiştir. Programlar yeniden ele alınmış ve dini dersler yanında bir kısım fen dersleri ilave edilmiştir. Öğretim yılı dokuz aydır ve cuma hariç haftada altı gün ders yapacaktır. Nizamnâme çeşitli düzenlemeleri yanında müderrisler için de belirli esaslar getirmişti. Buna göre müderrisler, icazetname verme yetkisine sahip, "ahval-i Medâris ve talebeye vâkıf erbâb-ı ehliyetten" bugünkü ifadeyle öğrenci psikolojisinden anlayan, pedagojik formasyonu bulunan dersiamlardan olacaktı. Girişte öğrenciler 15-30 yaş arasında "bir mektep şehâdetnâmesi" ve yahut o derecede olmak üzere bir ehliyetname"ye sahip olanlar arasında seçilecekti. Bu Nizamnâmenin doğrudan din görevlileri ile ilgili maddeleri 37-40. maddeleridir. Burada müderris, zeyl meşâyihi denilen selatin-i izam camilerinde cuma vâizi, müftü, alay müftüsü, tabur imamı olacakların, medrese tahsilinden sonra, bu görevlere girebilmek için geçirmeleri gereken sınavlar söz konusu edilmektedir. Buna göre bir örnek olarak müftüyü ele alacak olursak, bu kişinin ilk tahsilden sonra 12 senelik bir medrese öğretimini başarı ile bitirmesi, bundan sonra da; Dürer veya Hidâye gibi fıkıh kitaplarından birisinden verilecek ibareden, ayrıca Sarf, Nahiv, Mantık, Fenn-i Münâzara, Kelâm, Fıkıh, Fetevâ, Ferâiz, Usûl-i Sakk, İnşâ ve Hesap'tan yapılacak sınavı başarması gerekiyordu. En özlü biçimiyle belirtmek gerekirse bu Nizamnâme ile, din görevlisi yetiştiren kurumlar olarak medreseler her yönleriyle düzenlenirken, programlarına bir kısım fen dersleri konmuş, bu arada medrese mezûnlarının talep edecekleri görevlere göre ayrıca tabi olacakları sınavların müfredatı belirlenmiştir. Bu vesileyle İkinci Meşrûtiyet döneminde Medâris-i İlmiye Nizamnâmesi'nin yürürlüğe girmesinden hemen önce gerek başkentte ve gerekse taşrada, medreselerin yeniden organizasyonu yönünde başka bazı girişimlerin bulunduğuna da işaret edelim. Bütün bu teşebbüslerin, belki teferruatta ayrılan, ama esasta müştereklik arz eden noktası; 13 Şubat 1910'da Fatih'teki Tabhane Medresesi'nin örnek medrese olarak düzenlenmesi üzerine yapılan törende, Ders Vekili Halis Efendi'nin açılış nutkundaki şu ifadelerde ortaya çıkmaktadır: "Medâris-i ilmiyemizin usûl-i tedrisini ıslah ile beraber fünûn-ı hazıraya ait dersleri ilave ediyoruz. Katiyyen ümid ediyoruz ki, az zamanda telafi-i mâfât ederek maarif-i İslâmîyemizi zamanla mütenasip bir mükemmeliyete ifrağ edeceğiz." Yani medreselerde ıslah, bunu yaparken fen derslerinin programlara ilavesi, sonuçta eğitimin kalitesinin yükseltilmesi. Medâris-i İlmiye Nizamnâmesi üç buçuk sene kadar yürürlükte kaldı. Onu 30 Eylül-1 Ekim 1915'te çıkan Islâh-ı Medâris Nizamnâmesi ve bununla kurulan Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi takip etti. Tabiatıyla elde edilen tecrübelerden de istifade edilerek ve din görevlisi yetiştiren müesseseler olarak başkentteki medreselerin, tek bir tüzel kurum halinde birleştiren, taşra medreselerini de düzenlemeyi hedefleyen bu yeni uygulama, bu sahada çok önemli, bir ileri adımdı. Biz bunun üzerinde durmadan önce bir başka girişime bir kaç cümle ile temas edelim. Mart 1914'te Ders Vekaleti, muhtemelen Maarif Nazırı Emrullah Efendi'nin Tuba Ağacı nazariyesinden mülhem olmak üzere, medreselerin düzenlenmesine en üstten başlamayı öngören bir teşebbüste bulundu. Buna göre öncelikle, medreselere mütehassıs müderrisler yetiştirecek bir Medresetü'l-Mütehassisin kurulmalıydı. Sarf ve Nahiv, Mantık ve Meani, Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh, Kelam ve Hikmet, Tefsîr ve Hadîs bölümlerini ihtiva edecek ve medrese üstü öğretim verecek Medresetü'l-Mütehassisin mezûnları, medreselerde ancak kendi branş derslerine gireceklerdi. Böylece bir müderrisin her derse girebilmesinin ortaya çıkardığı mahzur önlenmiş olacaktı. Medresetü'l-Mütehassisin mezûnlarının bir kısmından alay müftüsü, taşralara müftü, Fetvahane görevlisi gibi din görevlileri olarak da faydalanılması düşünülmüştü. Osman Ergin, bu teşebbüsten bir sonuç çıkmadığını ifade ediyor. Bununla birlikte bu girişim tamamen semeresiz kalmamıştır. Nitekim aradan altı ay geçtiğinde, bu defa Medresetü'l-Mütehassisin'i de içeren bir büyük ve kapsamlı düzenlemenin ortaya çıktığını göreceğiz. b. Islâh-ı Medâris Nizamnâmesi ve Dârül-Hilâfet'il Aliyye Medresesi İkinci Meşrûtiyet döneminde din görevlisi yetiştiren müesseseler olarak medreselerle ilgili en önemli düzenleme, Hayri Efendi'nin meşihatı sırasında ve özellikle de onun gayretleriyle hazırlanan Islâh-ı Medâris Nizamnâmesi'yle gerçekleştirildi. Bu Nizamnâmenin esası, İstanbul medreselerini bir tek kuruluş olarak birleştirirken, taşra medreselerini de bu doğrultuda geliştirmeyi hedeflemesidir. Nizamnâme ile getirilen esaslar üç-dört senelik çalışma ve uzun bir tecrübe birikiminin eseri idi. Bununla birlikte uygulamada ortaya çıkacak gelişmelere göre programlarda yeni değişiklikler yapılabilecekti ve yapıldı da. Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi üç kısımdan oluşacaktı. Bunlar dörder yıllık Tali Kısm-ı Evvel, Tali Kısm-ı Sani ve Ali idi. Bu ayırımın sebebi, her kademede mezûnlara verilecek belgelerle öğrenim derecelerini belirleyerek, durumlarına uygun görevlere girebilmelerini temindi. Ayrıca iki yıllık bir de medrese üstü öğretim kurumu, Medresetü'l-Mütehassisin kurulmuştu. Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi, Tali sınıflarının her şubesinde 65, Ali sınıflarının her şubesinde ise 50 öğrenci bulunacaktı. Her sınıf dörder şubeden oluşacağından toplam öğrenci mevcudu 2880 olacaktı. Medresetü'l-Mütehassisin'de ise sınıflar 40'ar kişi olacaktı. Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi, ilk öğretim yılında, İstanbul medreselerinde o sırada mevcut öğrencilerin bir sene önceki başarı durumlarına göre uygun sınıflara yerleştirilmeleri suretiyle açıldı. İkinci seneden itibaren öğrenci kabulü, altı aylık bir ilköğretimi bitirmek ve yapılacak giriş sınavını başarmak şartına bağlıydı. Bununla birlikte aynı sene Üsküdar'da bir hazırlık sınıfının açıldığını görüyoruz. Kanaatimizce bu durum, ülkenin o sıradaki okullaşma düzeyiyle ilgili olmalıdır. Böylece değişik kaynaklardan gelen öğrencilerden, birinci sınıf programlarını takip edemeyecek durumda olanların eksiklerinin giderilmesi amaçlanmış olmalıdır. 19 Kasım 1914'te öğretime başlayan Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye'nin kuruluşu, Osmanlı medrese tarîhinde haklı bir dönüm noktasını oluşturur. Bu durumu iyice kavrayabilmek için onun programlarını görmek, hatta bu programların hedefleri ve müfredat üzerinde de durmak gerekir. (Bkz. Ek-H) Ancak bu sayede Dârül-Hilâfe ile getirilmek istenen sistem büyük ölçüde ortaya çıkar. Biz burada bu programların detaylarına girme imkanına sahip değiliz. Fakat şu kadarını söyleyebiliriz. Haftada 24 saatlik ders programı içerisinde, geleneksel dini dersler, hangi kitapların okunacağı kesin bir biçimde belirlenmiş olarak yer aldığı gibi, çok sayıda fen dersi (Mesela: Cebir, Fizik, Kimya, Biyoloji ile Hiperbol, Elips, Parabol, Uzay Geometrisi bölümlerinden oluşan Hendese), Beden Eğitimi, Hıfzı's-Sıhha ve bir batı dili. Sanıyorum dini disiplinlerden birini de burada göstermek, hem günümüzde içinde bulunduğumuz İlâhiyat Fakülteleri ile kıyaslamak ve hem de buralardan yetişen din görevlilerimizin durumunu daha iyi kavramak açısından yararlı olacaktır. Tefsîr dersinin Dârül-Hilâfe'nin ilk açılışında Tali Kısm-ı Sani yedinci sınıfında 3, sekizinci sınıfında 2 saat okutulması, buna karşılık Ali kısımda her sınıfta haftada 4'er saat gösterilmesi kararlaştırılmıştı. Bu sürede; yedinci sınıfta Fatiha'dan başlayacak, sonra Fetih suresine geçilerek Cuma suresine kadar gelinecekti. Sekizinci sınıfta Cuma suresinden Kurân-ı Kerîm'in sonuna kadar okunacaktı. Ali kısmın birinci sınıfında Bakara'dan Maide'ye, ikinci sınıfında Maide'den Yusuf'a, üçüncü sınıfında Yusuf'tan Şuara'ya, dördüncü sınıfta Şuara'dan Fetih suresine kadar gelinecekti. Kitap olarak Celaleyn Tefsîri takip edilecekti. Dârül-Hilâfe'nin ikinci seneden itibaren yeniden düzenlenen programlarında ise, Tali kısımda; altı ve yedinci sınıflarda 3'er saat, sekizinci sınıfta ise 4 saat Tefsîr okutulacaktı. Böylece Tali kısım programlarına beş saat ilave edilmiş olmaktaydı. Buna karşılık Ali kısımda her sınıfta 4'er saat yerine 3'er saat okutulacaktı ki, eski programa toplamda yalnız bir saat eklenmiş olmaktaydı. Her halükarda Kurân'ın tamamı okunmaktaydı. Dârül-Hilâfetil-Aliyye'nin üstünde düşünülen Medresetü'l-Mütehassisin ise 1915-1916 ders yılında Tefsîr ve Hadîs, Kelam ve Tasavvuf ve Felsefe olmak üzere üç şube halinde açılmıştır. Sonuç olarak bizim ulaştığımız kanaat Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi ve Medresetü'l Mütehassisin'in, dönemlerinde medreseler için yaptıkları birçok müsbet katkıları yanında, Cumhuriyet'e intikal eden çok sayıda din görevlisine kaynaklık etmiş olmaları dolayısıyla, medreselerin tarîhinde önemli bir yere sahip olduklarıdır. c. Medâris-i İlmiye Hakkında Kanun Osmanlı döneminde medreselerle ilgili son değişiklik ise 8 Mayıs 1916'da Şeyhülislam tayin edilen Musa Kazım Efendi zamanında gerçekleşmiştir. Bu sırada hazırlanan 2/3 Nisan 1917 tarîhli Medâris-i İlmiye Hakkında Kanun, din görevlisi yetiştiren müessese olarak medreseleri, özde çok büyük olmasa da bazı değişikliklere uğratmıştır. Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi'ni yapı olarak koruyan yeni kanun, bu medresedeki kısım adlarını geleneksel isimler yönünde; İbtida-yı Hariç, İbtida-yı Dahil ve Sahn olarak değiştirmiştir. Medresetü'l-Mütehassisin ise Medrese-i Süleymaniye ismini almıştır. Daha önce dörder sene olan Dârül-Hilâfe'nin kısımları üçer yıla indirilmiştir. Medrese-i Süleymaniye için ise Edebiyat şubesinin ilavesiyle dört şube olarak üç yıllık bir öğretim süresi öngörülmüştür. Ayrıca ilk kısma girecek öğrencilerden, lüzûm görülenler iki yıllık bir hazırlık sınıfına alınacaklardır. Öğrenci sayısı da biraz azaltılarak Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye'nin kuruluşunda 2880 olarak belirlenen azami mevcudun, 1917-1918 ders yılı için 1350'yi geçmemesi kararlaştırılmıştır. Bu vesileyle şu hususu da belirtmek yerinde olacaktır. Daha önce İslah-ı Medâris Nizamnâmesi'nde mezûnların alacakları görevler açık bir biçimde gösterilmemişti. Bu defa Ekim 1917'de çıkarılan bir Nizamnâme ile, Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesiyle Taşra Medârisi Hakkında Nizamnâme ile bu husus da açıklığa kavuşturulmuştur. Buna göre artık, Dârül-Hilâfe müderrisliğinden başlamak üzere köy camilerindeki imam ve hatiplere kadar değişik kademelerdeki din görevlileri Medrese-i Süleymaniye ve yeniden düzenlenen Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye'nin muhtelif derece mezûnları arasından seçileceklerdir. Yukarıdan beri bakışımızı İstanbul'daki gelişmeler üzerine yoğunlaştırmış bulunuyoruz. Acaba bu sırada taşra medreseleri ile ilgili ne yapılmıştır? Şunu hemen ifade etmek gerekir ki, taşra medreselerinin bütününü düzenlemek için hiç bir çaba sarfedilmemiştir, demek mümkün değildir. Fakat yapılanların, ülke genelinde İkinci Meşrûtiyet dönemine intikal eden 3000 dolayındaki medrese ile kıyaslandığında, oldukça yetersiz kaldığını ifade etmek yerinde olacaktır. Nitekim 1914'te İslah-ı Medâris Nizamnâmesi'nden sonra bir ölçüde taşra medreselerinin düzenlenmesine de teşebbüs edilmiştir. Bu cümleden olmak üzere 1915-1916 öğretim yılında bir kısım medreselerin, beşer senelik bir öğretimi öngörmek üzere yeniden düzenlendiğini görmekteyiz. Bu yeni organizasyonunun hedefi; "Vilayat-ı Osmaniye'de bulunan Medâris-i ilmiyenin dahi ihyasıyla gerek kura ve kasabat için ulum ve fünun-ı kifaye ile mücehhez imam ve hatip ve vâiz ve müderris ve muallim yetiştirmek" tir. Bunların 1917-1918 ders yılında ulaştıkları sayı ancak 20'dir. Öğrenci mevcudu ise, bütün ülke genelinde 2799 (1082 İstanbul, 1717 taşra)'dur. Yıl sonu sınavlarında 1487 öğrenci başarılı olmuş, 427'si bütünlemeye kalırken, 273 öğrenci doğrudan sınıfta kalmıştır. Askerlik veya diğer sebeplerle sınavlara katılmayan sayısı 612'dir. Yüksek derecede din öğretimi yapan bir kurum olarak Dârül-Fünun üzerinde burada durma imkanımız bulunmamaktadır. Bununla beraber 1 Eylül 1900'de Dârül-Fünun-ı Şahane'nin şubelerinden birinin Ulum-ı Aliye-i Diniyye ismini taşıdığını, her sene 30 öğrenci kaydettiğini ve dört yıllık bir öğretimi öngördüğünü vurgulamakla yetinelim. Emrullah Efendi döneminde 21 Nisan 1912'de çıkarılan Talimatname ile geliştirilen Dârül-Fünun'dan Ulum-ı Aliye-i Diniyye şubesi de nasibini almış, programlar geliştirilmiştir. Fakat bu şubenin varlığına, Şeyhülislâm Hayri Efendi'nin çabalarıyla çıkarılan Islâh-ı Medâris Nizamnâmesi'yle, yüksek derecede din öğretimi veren Medrese-i Mütehassisin'in açılması üzerine son verilmiştir. Osmanlı son dönemine din görevlisi kaynağı olarak genel medreseler, çeşitli düzenlemelere konu teşkil ederken, bazı ihtisas medreselerinin açılması da söz konusu olmuştur. Bunlar Medresetül-Vâizîn ve Medresetü'l Eimme ve'l-Hutabâ ile daha sonra bu ikisinin birleşmesiyle meydana gelen Medresetü'l-İrşâd'dır. Şimdi bu medreseleri kısaca tanımaya çalışalım. 4. MEDRESETÜ'L-VAİZİN Dini konularda müslümanları aydınlatan kişi olarak vâiz ve vaazın İslâm toplumları içerisinde daima önemli bir konumu bulunmuştur. Tabiatıyla burada üzerinde durulması gereken konu, vâizlerin dini iyi bilmeleri ve vaazlarında İslâm'ın hakikatlerini anlatabilmeleridir. İkinci Meşrûtiyet dönemindeki dini süreli yayınlarda da bu hususlar üzerinde önemle durulduğunu tesbit etmekteyiz. Nihayet vâizlerin yetiştirilmesi için özel bir medresenin açılması gündeme gelmiştir. Burada dikkatimizi çeken iki husus vardır. Birincisi 1854'te kadı yetiştirmek üzere ayrı bir medrese açılmasında örneğini gördüğümüz gibi, bir diğer görevli grubu için, bu defa da vâizler için ayrı bir medresenin açılmasıdır. Tabiatıyla günümüzden geçmişe baktığımızda bu iki girişim arasında, ikincisinde günümüzde de din görevlileri içerisinde yer alan önemli bir grubun yetiştirilmesinin hedeflenmiş olması dolayısıyla, fark olduğunu görürüz. İkinci husus ise, bu defa kurulan medresenin Meşihat değil, Evkâf-ı Hümayûn Nezâreti'ne bağlı olmasıdır. Medresetül-Vâizîn 28 Aralık 1912'de Soğukçeşme Vani Efendi Medresesi'nde öğretime başladı. Daha sonra Beyazıt Medresesi'ne nakledildi. Fakat kendisine büyük ümitler bağlanmış olan bu öğretim kurumu ilk iki yıl içerisinde pek varlık gösteremedi. Bu durumun çeşitli sebepleri yanında en önemlileri; Medreseye kabul edilen öğrencilere göre müfredat programının düzeyinin yüksekliği, idâreci ve öğretim kadrosunun yetersizliği, okulda gerekli disiplinin sağlanamamış olmasıdır. Medresetül-Vâizîn Hayri Efendi tarafından 19 Şubat 1914 tarîhli Nizamnâme ile tekrar düzenlendi. Hayri Efendi'nin vaaz ve vâizler konusuna büyük önem atfettiğini, Evkaf Nezareti ile birlikte Şeyhülislâmlığı da uhdesinde birleştirmesinden kısa bir süre sonra 9 Nisan 1914'te çıkardığı ikinci bir Nizamnâme, Cevami ve Mesacid-i Şerife'de Va'z ve Nasihat Edecek Ulema Hakkında Nizamnâme dolayısıyla da belirlemekteyiz. Medresetül-Vâizîn'in kuruluş hedefi, şu ifadelerle de yer almaktadır: "Ahkam-ı aliye-i Kurâni'ye ve sünen-i seniyye-i nebeviyye dairesinde mekarim-i ahlakiyeyi ve din-i mübin-i İslâm'ın terakkiyat-ı medeniyeye hadim hükm-i celile ve mevâiz-i hasene-i ictimaiyesini neşr ve tamim edecek erbab-ı irşad ve düat (davetçiler) yetiştirmektir." Okul dört sınıflıdır ve her sene en çok 40 öğrenci kabul edilecektir. Bundan sonra vâizler., bu medrese mezûnlarından tayin edileceklerdir. Medresetül-Vâizîne'de okutulacak dersler arasında geleneksel medrese dersleri yanında, son dönemde programlara alınan bir kısım fen dersleri (Hesap, Hendese, Cebir, Hey'et, Hikmet, Kimya, Mevalid-i Selase), ayrıca ve Beden Felsefe, İktisat, Hıfzı's-Sıhha Eğitimi bulunuyordu. Zaten bu dönemin en önemli özelliklerinden biri her kademedeki medreseye bu kabil derslerin konulmasına özellikle dikkat çekilmesiydi. Medresetül-Vâizîn'le arzulanan hedeflere ne ölçüde ulaşılmıştı? Şüphesiz bu sorunun cevabının ciddi araştırmalar sonunda verilmesinin gereği açıktır. Bu konuda Şer'iye Vekaleti Tedrisat Genel Müdürü Ahmet Hamdi AKSEKİ'nin vekalete sunduğu raporda önemli bilgiler bulunmaktadır. Ahmet Hamdi AKSEKİ, Kasım 1922 tarîhli raporunda vâizlerin durumlarının hiç de iyi olmadığını belirttikten sonra, Medresetül-Vâizîn çalışmaları ile ilgili şu bilgileri vermektedir: "Medresetül-Vâizîn açıldığında kayıt olan öğrencilerin sayısı 150 kişiyi geçtiği halde, bunlardan büyük bir kısmı öğrenimlerini tamamlayamadan Birinci Dünya Savaşı'nda şehit düşmüşler, böylece okulun gelişmesi mümkün olmamıştır. Okul bir sene kapalı kalmış, iyice değer yitirmiştir. Sonuçta medreselerin mezûn ettiği kişinin sayısı 40 olmuş, bunlardan da yalnızca yedi-sekizi kürsü şeyhliğine tayin edilmiştir. Geri kalanlar perişan olmuş ve medreseye rağbet azalmıştır. Tabiatıyla bu olumsuz sonuçta en büyük pay savaşın getirdiği büyük sıkıntılara aittir." [10]
5. MEDRESETÜ'L-EİMME VE'L-HUTABA İkinci Meşrûtiyet döneminde genel medreselerden ayrı olarak açılan bir diğer öğretim kurumu ise Medresetül-Eimme vel-Hutabâ'dır. Evkaf-ı Hümayun Nezareti'ne bağlı olarak 1913'te açılmış olan ve imam ve hatipler ile müezzinler için Ezan ve İlahi kısmından oluşan bu medreseyi, bu sıradaki haliyle bir yıllık bir kurs şeklinde değerlendirmek mümkündür. Öğrenci sayısını her zaman tam olarak tesbit edememiş olmamıza rağmen, fazla gelişme gösteremediğini tahmin etmekteyiz. Nitekim 1919 senesi sınav sonuçlarına göre, Eimme ve Hutabâ şubesinde 6 öğrenci yıl sonu imtihanlarına katılmış, bunlardan üçü sınıfta kalmış, biri aliyyülalâ, diğer altısı muhtelif derecelerde başarılı olmuştur. Ceride-i İlmiye'de kayıtlı olan bu sonuçlara göre, öğrenci sayısının 13 olması gerekiyor. Maamafih burada bir husus dikkatimizi çekiyor. Eimme ve Hutabâ şubesinde kayıtlı 4 öğrencinin isimleri Ezan ve İlâhi şubesinde de geçmektedir. Böylece toplam öğrenci sayısı 13'ten 9'a inmektedir. Kanaatimizce bu öğrenci sayısı karşısında, bu müessese hakkında ifade edilebilecek fazla bir değerlendirme imkanı ve lüzumu da kalmamaktadır. 6. MEDRESETÜ'L-İRŞAD Evkaf-ı Hümayun Nezareti'ne bağlı olarak açılmış olan Medresetü'l Vaizin ve Medresetül-Eimme vel-Hutabâ 1919 senesi sonlarında, iki şube halinde Medresetü'l-İrşâd adıyla birleştirilmiştir ve bu yeni medresenin yönetimi Meşihat'a bağlı olan Dârül-Hikmeti'l-İslâmîye'ye verilmiştir. Yeni dönemde Vaizin şubesi üç yıllık bir öğretim verecek ve her yıl ve 10 öğrenci kabul edecektir. Talebeler yüksekokul öğrencilerinin haklarına sahip olacaklar, çeşitli yönlerden destekleneceklerdir. Her iki şubenin ders programları yeniden belirlenmiştir. Öğretim kadrolarında da değişiklikler yapılmıştır. Tabiatıyla her iki şubenin mezûnları, kendileriyle ilgili görevlere tercihen tayin edileceklerdir. 1919 birleşmesinden çok olumlu sonuçlar çıkarmadığını tahmin etmek mümkündür. Bir defa programlar belirli oranda düzenlenmekle birlikte, Dârül-Hilâfe örneğinin aksine, burada fen derslerine hiç yer verilmemiştir. Ayrıca savaşın da getirdiği sıkıntılar bu müessesenin gelişmesine imkan bırakmamıştır. Nitekim Meşihat'ın resmi yayın organı Ceride-i İlmiye'den öğrendiğimize göre Medresetü'l-İrşâd'ın ilk senesinde; Vaizin şubesinden 4, Eimme ve Hutabâ şubesinden 2 kişi mezûn olmuştur. Ertesi seneki durum da pek farklı değildir. Bu sırada Vaizin şubesinden 6 öğrenci mezûn olurken, Eimme ve Hutabâ şubesinden ancak bir öğrenci okulunu bitirebilmiştir. Aynı sene Vaizin şubesinin bir ve ikinci sınıflarındaki ikişer öğrenci sınıf geçmiş, sekizer öğrenci sınıfta kalmıştır. Eimme ve Hutabâ şubesinde ise bir öğrenci üst sınıfa geçmiştir. Kanaatimizce bu sayılar, bu öğretim kurumunun, Osmanlı Devleti için bir değer ifade etmekten ne kadar uzak bulunduğunun da açık kanıtlarıdır.[11] 7. DARÜ'L HİKMET'İL-İSLAMİYYE (İSLAM AKADEMİSİ) Dârül-Hikmet'il-İslâmîyye 12 Ağustos 1334 (25 Ağustos 1918) tarîhinde V. Mehmet Reşad ve Şeyhülislam Musa Kazım Efendi zamanında kurulmuştur. Bu teşkilat, son devirlerde gerek imparatorluk ve gerekse İslâm aleminde ortaya çıkan bir takım dini meselenin çözümü ve İslâm'a yapılan hücumların İslâm ahlakına göre cevaplandırılması için kurulmuştur. Yani günümüzdeki Din İşleri Yüksek Kurulu gibi bir görev yapıyordu. Ayrıca halkın her türlü dini ihtiyaçlarını ilmi bir metotla yerine getirmek için her türlü neşriyat ve beyannameleri ele almakta ve halkımızı iç ve dış tehlikelere karşı aydınlatmaktaydı. Yabancıların sorduğu sorulara, komisyonlarda görüşülmek suretiyle resmen cevap verildiği gibi, müracaat eden her müslümana da gerekli cevap veriliyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun karışık ve Batı hayranlığının devlet müesseselerinin her kademesinde revaçta olduğu bir zamanda ahlak ve imanı elde tutmak bu teşkilatın başta gelen vazifelerinden biri idi. Mekteplerde talebeler İslâm ahlakına aykırı bir tarzda öğretmenler tarafından yetiştirilmeye çalışıldığı takdirde, kendi yetkilerini kullanarak, gerekli yerlere müracaatla Maarif'in dikkati çekiliyordu. Sağda-solda, açık-saçık gezmeye başlayan ve Hıristiyanlara özenen İslâm kızlarının terbiyesi hususunda gerekli tedbirlerin alınması için Şeyhülislamlığa ve hem de devlet makamlarına müracaattan asla geri kalmıyordu. Bu teşkilat son derece derin gayeler ihtiva ettiğinden imparatorluğun her vilayet ve kazasında birer şubesinin de kurulmasına ayrıca çalışılıyordu. Bu yeni çığır en ücra köylere kadar faaliyet göstermeye başlamıştı. Dârül-Hikmet'il İslâmîye'nin kuruluşunda bu teşkilata karşı çıkanlar, İslâm dinine zıt fikirler taşıyanlar olmuştur. Hatta Meclis'te ve Senato'da kanun müzakereleri cereyan ederken bile azınlık mebusları yanında Müslüman-Türk ismini taşıyan mebuslar da bu müessesenin lüzumsuzluğunu iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Sadık ALBAYRAK, Son Devrin İslâm Akademisi Dârül-Hikmet'il-İslâmîyye adlı eserinde, Mebuslar Meclisi ile Senato'da cereyan eden müzakereleri ele almış ve o devrin Millet Meclisi'nin hangi zihniyette olduğunu göstermiştir.[12] Bu teşkilata tayin olunan azalar azil, tayin, istifa ve vefatlarla 28 kadardır. Aslında, kuruluşunda görüleceği gibi 9 aza, 1 reisten teşekkül ediyordu. Bu zatların tayinleri gelişi güzel olmadığı gibi, bu teşkilatın içinde mevcut bulunan üç komisyondan birine (fıkıh, ahlak ve kelam) girebilecek ilmi kariyere sahip olmaları gerekiyordu. Zira, Dârül-Hikme'de fıkıh, ahlak ve kelam adında üç komisyon vardı. Bu komisyonlar kendilerini ilgilendiren meseleleri üçer kişilik azalar halinde, enine-boyuna müzakere eder ve karara bağlarlardı. Bu teşkilatın aldığı kararlar Sadık ALBAYRAK'ın adı geçen eserinde vardır. Bu kararları incelediğimiz zaman, Dârül-Hikme'nin, o devirde son derece yetkili bir kuruluş olduğunu anlıyoruz. Çünkü devletin bu kuruluşa verdiği yetkiler ile, hak ile ahlaka ve dine uymayan ve her türlü rezalete, resmen müdahale imkanına sahip bulunuyordu. Ama ne yazık ki dört senelik bir ömrü olmuştur. Şayet bu kuruluş yaşatılmış olsaydı, bugün hem biz hem de İslâm Alemi bulunduğu keşmekeşten kurtulmuş olurdu. Bu müesseseye "İSLAM AKADEMİSİ" veya "YÜKSEK İSLAM ŞURASI" adını verebiliriz. Günümüzde Diyânet İşleri Başkanlığı'nın en üst kuruluşu olan "DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU" nun da bu konuda fetva makamı olduğu bir gerçektir. Fakat Dârül-Hikme gibi yetkilere sahip olmadığı da bir gerçektir. Kuruluşu ile son derece faydalı ve o nisbette hizmetleri olmuş bir teşkilattır. Çünkü son devirlerde cereyan eden hadîseler ve İslâmî müesseselerin istediği dinamizmi ortaya koymak için gerekli çalışmalar bu teşkilat ile bir nebze olsun telafi edilmeye başlanmıştı. Fakat kuruluş tarîhi olan 1918'den 1922'ye kadar devam etmekle, ancak dört senelik bir faaliyeti olmuştur. Zaten yeni yeni rayına oturmaya başlayan bu teşkilat daha doğmadan ölmüş bulunuyordu. Sadık ALBAYRAK, bu çalışmayla bir zamanlar böyle bir kuruluşun olduğunu ortaya çıkarmaya ve bu kuruluşu bütün yönleriyle tanıtmaya çalışıyor. Milletvekillerinin olumlu ve olumsuz düşüncelerini içeren yaklaşık 60 sayfalık bir bilgiden sonra Dârül-Hikmet'il-İslâmîyye Nizamnâmesi hakkında bilgiler veriyor. Daha sonra da açılış beyannamesi yer alıyor. Dârül-Hikmet'il-İslâmîyye birçok kararlar almıştır. Sulh kararı, Medreselerin İşgali, İçtihad Gazetesi hakkında, kadınların şarkı söylemesi, mecmualardaki kapaklar, İtalyan ve Yunanlılara karşı halkı tenvir, memurların ahlaksızlığı, askerin kadınlarla dolaşması, Ramazan'da operet oynatmak, misyoner faaliyetleri gibi kararlar almıştı. Bu arada yayınlanan beyannameleri de zikretmekte fayda var. Bunlar; haya ve namus, çocuk düşürme, memleket gençliği ve ahlaksızlık hakkında ki beyannameleri zikredebiliriz. Bu konuda yazılmış bir diğer makale de Veli ERTAN'ın "Meşihat Makamına Bağlı Dârül-Hikmet'il-İslâmîyye'nin Teşkili" isimli makalesi bu kurumu tanıtmaktadır..[13] Osmanlı son dönemi, din görevlisi yetiştiren müesseseler açısından bir teşebbüsler devresidir. Medreseler, bu dönemde önemli değişiklik ve düzenlemelere konu teşkil etmişlerdir. Bu değişikliğin en önemlisi Hayri Efendi'nin Ekim 1914'te Islâh-ı Medâris Nizamnâmesi'yle ortaya koyduğu sistemdir. Böylece bütün İstanbul medreseleri bir tüzel kişilikte, Dârül-Hilâfet'il Aliyye Medresesi adıyla birleştirilmiştir. Medrese üstü öğretim için Medresetü'l-Mütehassisin açılmıştır. Fakat Hayri Efendi'nin başlattığı hareketten, taşra medreselerinin yeterince faydalanamadıkları da bir gerçektir. Osmanlı son dönemi medrese programlarında, oldukça yoğun bir biçimde, fen derslerine yer verilmiştir. Bu eğilimin Cumhuriyet döneminde kurulan benzer amaçlı müesseselerde de geçerliliğin korumuş olduğunu ifade etmek, kanaatimizce yanlış olmayacaktır. Bu dönem medreselerinde branş öğretmenliğine önem verilmiştir. Medresetü'l-Mütehassisîn ve daha sonraki adıyla Medrese-i Süleymaniye, bu anlayışın kuvveden fiile geçirilmesi, alanlarında mütehassıs müderrisler yetiştirilmesi için girişilmiş uygulamalardır. Osmanlı son döneminde genel medreseler, Meşihat Makamı'na olan bağlılıklarını sürdürürlerken, mezûnların önemli bir bölümüne iş veren Evkaf Nezareti'nin de ilgisine neden olmuşlardır. Nitekim bu nezaret, doğrudan kendisine bağlı medreseler de açmıştır. Ayrıca bu devrede medreseler, 1917'den itibaren Medrese-i Süleymaniye öğrencilerinde gördüğümüz üzere, Tanzimat'tan beri yokluğundan yakınılan Maliye Nezareti'nin desteğini de temin etmişlerdir. İkinci Meşrûtiyet devresinde İmam-Hatip ile Müezzin ve Vaiz yetiştirmek üzere açılmış olan medreseleri hedefleri açısından olmasa bile, fonksiyonları yönünden fazla önemsemenin mümkün olmadığı kanaatindeyiz. Bütün bunlardan sonra; Osmanlı son döneminin din görevlisi yetiştiren müesseseler olan medreseler açısından, bir arayış ve teşebbüsler devri şeklinde karşımıza çıktığını belirlememiz mümkün olmaktadır. Tabiatıyla bu arayış ve teşebbüslerin sonuçlarını, ülke gerçeklerinden soyutlayarak yargılamanın da imkanı yoktur. Bu sırada ülke gerçekleri ise, çoğu defa devletin parçalanıp ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak olan bir büyük cihan savaşının karanlık gölgesi tarzında ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte bu devredeki gayretlerin, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e çok sayıda iyi yetişmiş din görevlileri, yoğun bir bilgi ve tecrübe birikimi tarzında intikal etmiş olduğuna da şüphe yoktur.[14]
8. CUMHURİYET DÖNEMİNDE DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI TARAFINDAN AÇILAN İHTİSAS KURSLARI Cumhuriyet döneminde, Diyânet İşleri Başkanlığı tarafından açılan hizmet içi eğitim kursları açılmıştır. Diyânet İşleri Başkanlığı, kurulduğu ilk yıllardan itibaren tekamül kursları, 1973 yılından itibaren de muhtelif illerde eğitim merkezlerinde "Hizmet İçi" ve "Hizmet Öncesi" eğitim faaliyetleri yürütülmektedir. Halen Bolu, İstanbul, Ankara, Elazığ, Antalya, Kastamonu, Bolu Akçakoca, Manisa ve Konya illerinde toplam 1010 yatak kapasiteli 9 eğitim merkezi faaliyettedir. Bu eğitim merkezlerinde: 1. Aday Müftü ve Vaizler Hizmet Öncesi 2. Müftü ve Vaizler İhtisas 3. Vaizler 4. Kurân Kursu Öğreticileri 5. İmam-Hatipler kursları ile 6. Müftüler semineri düzenlenmektedir. Bu eğitim merkezlerinde bugüne kadar 32191 personel kurstan geçirilmiştir.[15] Eğitim merkezlerini geliştirerek yaygınlaştırmak için Doğu Anadolu ve Karadeniz illerindeki personelin eğitim ihtiyacına cevap vermek, idari ve mali yönden Başkanlığın yükünü hafifletmek amacıyla 1990 yılı Devlet yatırımı kapsamına alınan Erzurum Merkez ve Trabzon Akçaabat Darıca Eğitim Merkezleri'nin yapımı da devam etmektedir.[16] 2 Ağustos 1996 tarîhinde yapılan İstanbul Haseki Eğitim Merkezi 11. Dönem Müftü ve Vaizler İhtisas Kursu mezûniyet töreninde konuşan Diyânet İşleri Başkanlığı'ndan Sorumlu Devlet Bakanı Sayın Nevzat ERCAN, İstanbul'daki Haseki Eğitim Merkezi gibi Diyarbakır, Erzurum ve Trabzon'da da aynı eğitimi veren merkezler açılacağını ifade etmiştir.[17] Şimdi, Hizmet İçi Müftü ve Vaizler İhtisas Kursları olarak faaliyet gösteren İstanbul Haseki ve Konya Selçuk Eğitim Merkezi hakkında bilgi verelim.
9. İstanbul Haseki Eğitim Merkezi Diyânet İşleri Başkanlığı 1970'li yıllardan itibaren hizmet içi eğitim faaliyetlerine büyük önem vermiştir. Bunun için muhtelif yerlerde eğitim merkezleri açmıştır. Bu kurslar içinde İstanbul Haseki Eğitim Merkezi'nin faaliyetleri üzerinde durmak istiyoruz. Haseki Eğitim Merkezi 20 Ocak 1976 yılında açılmıştır. AMACI; Diyânet İşleri Başkanlığı teşkilatında çalışan dini hizmet personelinin mesleki bakımdan daha iyi yetişmelerini sağlamak, verimliliklerini artırmak, daha ileri görevlere hazırlamak ve başta Kurân-ı Kerîm olmak üzere Tefsîr, Hadîs, Fıkıh gibi temel dini kaynaklara doğrudan başvurma yeteneğini elde etmelerini temin etmek, böylece dini konularda toplumumuzun ihtiyacına cevap verecek nitelikte mütehassıs elemanları, yüksek din alimlerini yetiştirmektir.[18] Haseki Eğitim Merkezi'nde açıldığı andan itibaren iki değişik hizmet içi eğitim faaliyeti sürdürülmektedir. a. Müftü ve Vaizler İhtisas Programı Bu program; Diyânet İşleri Başkanlığı teşkilatında dini yüksek tahsil yapmış bulunanlardan görev yapmakta olan müftü, vâiz ve diğer din görevlileri arasında yapılan seçme imtihanını kazanan personel alınır. Müddeti iki buçuk senedir. İlk 10 ayında sadece Arap dili ve grameri üzerinde durulur. Sarf ve Nahiv dersleri ile Arapçayı pratik olarak konuşmaya yönelik Muhâdese dersleri vardır. Ayrıca Belâğat yani Beyân, Meâni ve Bediî dersleri okutulur. Bu dönemin sonunda kursiyerler Arapça olarak takrir edilen dersleri anlayacak ve kendi meramlarını Arapça olarak anlatacak bir seviyeye gelirler. Kalan 20 aylık dönemde Tefsîr, Tefsîr Usûlü, Hadîs, Hadîs Usûlü, Fıkıh, Fıkıh Usûlü, Ferâiz, Akâid gibi temel İslâmî ilimler üzerinde durulur. Bu dönemde dersler Arapça olarak takrir edilir, imtihanlar Arapça olarak yapılır. Eğitim Merkezi'nde çalışma temposu gerçekten çok yorucudur. Sabah saat 8'den 13'e kadar 5 ders yapılır. Öğleden sonra saat 14'ten 16'ya kadar da mecburi mütalâa yapılır. Mütalâa saatlerinde kursiyerler o gün görülen dersleri tekrar ederler, bir sonraki günün derslerini hazırlarlar. Eğitim ve öğretim sene boyunca devam eder. Sömestr ve yaz tatili yoktur. Kurs müddetince her üç ayda bir imtihan yapılır. İmtihanda 100 üzerinden 60'ın altında puan alanlar eski görevlerine iade edilirler. Bu programdan şimdiye kadar 10 dönem kursiyer mezûn olmuştur. Sayıları 332'dir.[19] b. Aşere-Takrib ve Tayyibe İhtisas Programı Bu program yine Diyânet İşleri Başkanlığı'nda görevli bulunan dini hizmet personelinden hâfızlığı tam ve kuvvetli olan, dersleri takip edecek kadar Arapça bilen, en az İmam-Hatip Lisesi mezûnu veya yüksek okul mezûnu olup eda ve sedası düzgün olanlar imtihanla alınır.[20] Bu programın müddeti üç yıldır. Bu üç yıllık müddetin ilk senesinde; Aşere tariki üzere Kurân-ı Kerîm baştan sona kadar okunur. Aşere tarikinde senetler Rasulüllah (S.A.V.)'e ulaşan on imamın kıraatleri ikişer râvisinin rivayetleriyle birlikte okutulur. Bu dönemde başlıca Zübdetü'l-İrfân ve onun şerhi olan Umdetü'l-Hallân isimli eserlerden yararlanılır. Aşere Tariki'nin bitiminden sonra iki sene müddetle İthâf-ü Fudâlâil-Beşer isimli eser esas alınarak Takrib tariki okunur. Bu daha teferruatlıdır. On imamın ikişer ravilerinin ravilerine ait tariklere de yer verilir. İmam Cezeri'nin Kurân'ın bütün vücuhatını ihtiva eden Tayyibe isimli manzum eseri de bu dönem içerisinde okutulur. Böylece kursiyerler üç senelik müddet içerisinde Kurân-ı Kerîm'in kıraat farkları üzerinde ihtisas yapmış olurlar. Bugün kıraat denince hemen iki tarik anlaşılır: 1. İstanbul Tariki 2. Mısırı Tariki Eğitim Merkezi'nde her iki tarik de okutulmaktadır. İstanbul Tariki'ni memleketimizin güzide kurrasından Reisü'l-Kurra Abdurrahman GÜRSES ve asistanları, Mısır Tariki'ni ise yine memleketimizin güzide kurralarından Mahmut SARICAOĞLU okutmaktadır. Başkanlıkta; Eğitim Merkezi Kurân-ı Kerîm öğretmenliği, Mushafları İnceleme Kurulu Üyeliği gibi bazı üst görevlere gelebilmek için Aşere-Takrib ve Tayyibe Kursunu bitirmek şarttır. Kursiyerler kursun bitiminde icazet alırlar. Şu ana kadar bu bölümden beş dönem, toplam 113 kursiyer mezûn olmuştur. Eğitim Merkezimizde Diyânet İşleri Başkanlığı tarafından bu bölümün açılmasının amacı; Kıraat ilmini yaşatmak ve yaymaktır. Kıraat ilmi: Kurân-ı Kerim'i, bu sahada ümmetin otorite kabul ettiği ve kıraatleri bize tevatürle ulaşan değişik kıraat imamlarına göre okunur. Memleketimizde bu ilmi bilenlerin sayısı gün geçtikçe azalmakta, Hakk'ın rahmetine kavuşarak bu dünyadan göçenlerin yerlerine yenisi gelmemekte idi. Öyle ki bunların sayısı gerçekten parmakla gösterilebilecek kadar azalmıştı. Diyânet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezi'nde böyle bir program başlatmak suretiyle bu ilmin ihyasına ve yayılmasına büyük hizmet etmiştir. Bunu başlatanlardan ve devam ettirenlerden Allah razı olsun, diyoruz. İslâm alimleri Kurân ilimlerini iki kısma ayırmışlardır: 1. Tefsîr İlmi 2. Kıraat İlmi Tefsîr ilmi, dinimizin temeli, esası yüce kitabımız Kurân-ı Kerîm'in manasını anlamaya yöneliktir. Kıraat ilmi ise, Kurân-ı Kerîm'in kıraatini Rasulüllah (S.A.V.)'den işitildiği şekilde muhafaza etmeye yöneliktir. Kurân-ı Kerîm'in manasını anlamak ve Yüce Peygamberimiz'den işitildiği şekilde okunmasını muhafaza etmek dinimizde en önde gelen meselelerden kabul edilmiştir. Bunun için medreseler, "Dârül-Huffâz" ve "Dârül-Kurrâlar ise bunun fevkinde olup Kıraat ilminin okutulduğu ve öğretildiği yerlerdir. Haseki Eğitim Merkezi'nde her iki sahaya yönelik eğitim faaliyetlir sürdürülmektedir.[21] 10. Konya Selçuk Eğitim Merkezi İstanbul Haseki Eğitim Merkezi'nin açılmasından 16 yıl sonra, Konya'da ilk önce Konya Eğitim Merkezi adı altında Müftü ve Vaizler ihtisas kursu açılmıştır. Diyânet İşleri Başkanlığı'nın 26.10.1989 tarîh ve 1699 sayılı onayıyla açılan eğitim merkezinin adı daha sonra Konya Selçuk Eğitim Merkezi olarak değiştirilmiştir. Ancak, Konyada Selçuk adıyla bir üniversite olduğu için zaman zaman üniversiteye bağlı Eğitim Fakültesi ile karıştırılmaktadır. Çünkü Nerede okuyorsunuz? sorusuna kursiyerler Selçuk Eğitim diye kısa cevap verince Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi olarak anlaşılmaktadır. Eğitim Merkezi Konyada 1993 yılından sonra tanınmaya başlamıştır. Çünkü 3. Dönem kursiyerlerine haftada bir Cuma vaizliği görevi verildiğinden kursun tanıtımı mümkün olmuştur. Kursun adı bazen Selçuklu Eğitim Merkezi olarak da yanlış telâffuz edilmektedir. Bazen de soranlara Konya Selçuk Eğitim Merkezi Müftü ve Vâizler İhtisas Kursunda okuduğumuzu söyleyince Tamam, Konya Haseki denmektedir. İstanbulun bir semtine adını veren Haseki Müftü ve Vâizler Kursu ile özdeşleşmiştir. 1990 yılında öğretime başlayan Selçuk Eğitim Merkezi'nin kurulmasına ; Haseki Eğitim Merkezi öğretmenlerinden Sayın Mehmet SAVAŞ, Diyânet İşleri Başkan Yardımcısı Sayın Halit GÜLER, halen Selçuk Eğitim Merkezi Müdürü Dr. Ahmet BALTACI ve burada adlarını saymakla bitiremeyeceğim çok sayıda değerli insanların gayretleriyle Konya'da eğitim merkezinin açılması gerçekleştirilmiştir. Selçuk Eğitim Merkezi'nde, kendi türünde açılan İstanbul Haseki Eğitim Merkezi'nin Müftü ve Vaizler ihtisas programı aynen uygulanmaktadır. Gerek İstanbul Haseki, gerek Konya Selçuk Eğitim Merkezi birer hizmet içi eğitim kurslarıdır. Bu kurslara katılabilmek için dini yüksek öğrenim görmüş olmak, Diyânet İşleri Başkanlığı'nda görevli bulunmak ve bu maksatla açılan mülakatlarda başarılı olmak gerekmektedir. Diyânet İşleri Başkanlığı teşkilatında müftü ve vâiz olarak görev yapacak olanlar bu kursları başarı ile tamamlayanlar arasından seçilmektedir. 29 Aralık 1994 tarih ve 22156 sayılı Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Diyanet İşleri Başkanlığı Sınav, Atama ve Nakil Yönetmeliğinin değişik 34. Maddesi (B) bendinin (b) alt bendinde; İlk defa İlçe Müftüsü olarak atanacaklarda: 1. En az dört yıllık dini yüksek öğrenimi bitirmiş olmak, 2. Açılan ihtisas kursunu başarı ile bitirmiş olmak, 3. Başkanlıkça açılan müftülük sınavını kazanmış olmak, şartları aranmaktadır. Bundan sonra yukarıda belirtilen şartları taşımayanların müftü olarak tayinleri mümkün değildir. (Bkz. Ek-M) Hizmete girdiği 1990 yılında, 1. ve 2. dönem kursiyerleri Konya içinde görev yapmakta olan ve İlâhiyat Fakültesi mezûnu din görevlilerinden seçilmiştir. 1992 yılında ise Türkiye genelinde bir imtihan açılmış ve 3. dönem kursiyerleri 30 Kasım 1992 tarîhinde eğitime başlamıştır. İstanbul'a göre nüfus, ulaşım ve mesken yönünden daha ucuz olan Konya'da hayat daha rahat ve ucuz olduğu için, bu eğitim merkezi İç Anadolu Bölgesi'nin ihtiyacına cevap verecek hale gelmiştir. Konyada Türk-Anadolu Vakfı'na ait bir binada eğitim ve öğretimine devam eden Selçuk Eğitim Merkezi'nin yeni binası, Konya İl merkezinde Aydınlık Evler semtinde Türkiye Diyânet Vakfı'na ait 80.000 metre karelik arsa üzerinde inşa edilmektedir. İnşaatın temeli 27.07.1993 tarîhinde Diyânet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri YILMAZ tarafından atılmıştır. Bugünkü birim fiyatlarıyla (1995) inşaatın toplam maliyeti 30 milyar liradır. Bugüne kadar bunun 15 milyarlık kısmı gerçekleştirilmiştir. İnşaat kısmen Türkiye Diyânet Vakfı'nın desteği ile, daha çok Konya din görevlilerinin yardım ve desteğiyle hayırsever vatandaşlarımızdan toplanan bağışlarla yürütülmektedir. İnşaat tamamlandığında; kütüphanesi, sınıflar ve yatılı bölümleri ile Eğitim Merkezi daha verimli faaliyetler yapabilecektir. Ayrıca kıraat bölümü açılacak, mahalli din görevlilerine yönelik geniş kapsamlı hizmet içi eğitim programları düzenlenebilecektir. Müftü ve Vaizler İhtisas Programı'ndan şimdiye kadar 4 dönem kursiyer mezûn olmuştur. Sayısı ise 39'dur. Halen ihtisas sınıfında 5 ve 6. dönem kursiyerleri eğitim görmektedir. Ayrıca 4. Dönem mezunlarından stajer öğretmenliği kazanan 5 kişi için de ayrı bir ders programı düzenlenmiştir. (Bkz. Ek-F) Konya dışından gelen kursiyerlere Konya Müftülüğü tarafından haftada bir Cuma günü, Konya merkez camilerinde vaaz ve irşad programı gereği vâizlik görevi verilmektedir.[22] B. ARAŞTIRMANIN AMACI VE ÖNEMİ 1. ARAŞTIRMANIN AMACI Bu araştırmanın amacı Din Eğitimi sahasındaki çalışma ve gelişmelere katkıda bulunmak üzere eğitim merkezlerindeki eğitim ve öğretimin günümüzdeki durumu, kursiyer ve öğretmenlerin problemleri, dersler hakkındaki görüşlerini öğrenmek ve kursların daha verimli hale gelmesine, bu eğitim merkezlerinin tanınmasına yardım etmektir. Bu konunun incelenmesinden elde edilen sonuçların teorik yönden olduğu kadar kursiyer, öğretmen ve idârecilere pratik faydası da olabilir. Eğitim merkezlerindeki öğretmenlerin ve idârecilerin görüş ve tecrübelerini de yansıtan bu çalışma ayrıca bu kurumlardaki eğitim ve öğretimin iyileştirilmesi yolunda atılacak adımların ve bu kurumlarda öğrenim görenler için geliştirilecek programların hedefine ulaşmasına da yardım edebilir. 2. ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ İlki İstanbul'da 20 Ocak 1976 yılında açılan Haseki Eğitim Merkezi ile ilgili olarak ciddi bir çalışma yapılmamıştır. Yüksek İslâm Enstitüsü ve İlâhiyat Fakültesi mezûnu olan, Konya Selçuk Eğitim Merkezi ile birlikte toplam 400 mezûn veren bu eğitim kurumu hakkında bir mezûn olarak, büyük bir eksiklik gördüğüm için tez konusu olarak seçmiştim. Öğretmen, kursiyer ve mezûnlarla yaptığım anket çalışmasından yaptığım tesbitlere göre, böyle bir çalışma yaptığımdan dolayı tebrik ve takdirler aldım. Bu benim bu çalışmaya daha da önem vermeme sebep olmuştur. Öğretmen, kursiyer ve mezûnların problemlerini, isteklerini, ders programları ile ilgili görüşlerini, eğitim merkezinin daha cazip hale getirilmesi için yaptıkları teklifleri incelediğimiz zaman, bu araştırmanın amacı ortaya çıkacaktır. 3. TAHMİNLER Bu araştırmanın dayandığı temel tahminler şunlardır: a) Bilgi toplama aracı olarak geliştirilen anketlerin geçerli ve güvenilir olduğu kabul edilmiştir. b) Kendilerinden bilgi alınan öğretmen, kursiyer ve mezûnların kişisel özellik, görüş ve kanaatlerini içtenlikle ifade ettiği kanaatine varılmıştır. 4. SINIRLILIKLAR Bu araştırma İstanbul Haseki Eğitim Merkezi'nde olan 37 kursiyer ve 6 öğretmen ile, Konya Selçuk Eğitim Merkezi'nde ise 26 kursiyer, 7 öğretmen ve 6 mezûn ile sınırlıdır. Her iki eğitim merkezindeki program Müftü ve Vaizler İhtisas programıdır. Diyânet İşleri Başkanlığı'na bağlı diğer eğitim merkezleri bu araştırma dışında bırakılmıştır. Bu eğitim merkezleri de hizmet içi eğitim merkezleri olmasına rağmen ihtisas eğitimi yapılmamaktadır. Bu farklılıktan dolayı araştırma dışında tutulmuştur. 5. KAYNAKLAR |