Yüce
Allah’a karşı kulluk sorumluluğumuz sadece Ramazan
ayına mahsus değildir. Dinimizin emir ve yasakları
mevsimlere göre değişen, şekillenen, mevsimi geçince
çıkarılıp bir kenara bırakılan elbiseler gibi
değildir. Bunun için Remazan ayı boyunca aksatmadan
yerine getirdiğimiz ibadetlerimizi devam
ettirmeliyiz. Terk ettiğimiz kötü alışkanlıklara,
günahlara tekrar geri dönmemeliyiz. Ramazan-ı
Şerif’e gösterdiğimiz saygıdan dolayı birtakım kötü
alışkanlıkların terk edilmesi ne kadar sevindirici
ise, Ramazan bitince günahlara ve kötülüklere tekrar
dönülmesi de o kadar üzücü ve düşündürücüdür.
Bilindiği gibi insanın maddi ve manevi ihtiyaçları vardır. Vücudumuz
maddi gıdalarla beslendiği gibi ruhumuzun da manevi gıda olan
ibadetlerle devamlı beslenmelidir. Nasıl haftada bir defa veya yılda
sadece bir ay yiyip içmek suretiyle bedenin maddi ihtiyaçları
karşılanmıyor ise, haftada bir Cuma namazı kılmak veya yılda sadece
Ramazan ayında ibadet etmekle manevi ihtiyaçlar da karşılanmaz olmaz.
Dolayısıyla Ramazan ayında kazandığımız bir takım iyi huylar ve güzel
amelleri hayatımız boyunca devam ettirmeliyiz. Zira, ömrün en hayırlısı,
ibadetlere sabır göstererek Yüce Allah’ın rızası doğrultusunda
sürdürülenidir. Kadın erkek tüm mü’minler büluğ çağından son nefesine
kadar Yüce Allah’a ibadet etmekle yükümlüdürler. Nitekim Cenab-ı Hakk’ın
“Ölüm sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et” (Hicr:15/99) emri bunu
ifade etmektedir.
RAMAZAN NELERİ
DEĞİŞTİRİR
Bugün dünyanın
dörtte biri ortak bir ibadet olan oruç ibadetinin son cuması için
camilere toplandı. 1,5 milyar Müslüman sahura kalktı ve Ramazan ayının
sonuna ulaştı.
Fakiri zengini,
kadını erkeği, yaşlısı genci ortak bir sevinci paylaştı. Sadece Allah'ın
emri olduğu için oruç tutuyor. O "Yeme!" dediği için yemiyor, O "Ye!"
deyince de iftarını yapıyor.
Bir ay boyu haramı
terk ettiği gibi, helale de el sürmüyor, ağzına almıyor, yemiyor,
içmiyor. Her zaman istediği gibi hareket etmeye alışmış olan nefis emir
dinlemeyi öğreniyor; kulluğun farkına varıyor.
Çünkü yediğimiz,
içtiğimiz, istifade ettiğimiz, sahip olduğumuz hiçbir nimet gerçek
anlamda bizim değil. Hepsi Ondan geliyor ve Onun mülkü. Beden de Onun,
ruh da; hayat da Onun, duygularımızın tamamı da...
Böylece oruçla
birlikte maddi ve manevi bütün varlığımız hakiki mülk sahibinin emrine
giriyor. Ondan geldiğimizi ve tekrar Ona döneceğimizi anlıyoruz.
***
Nimetin gerçek
sahibini bilmek, nimetin değerini ortaya çıkarıyor. Sadece ve sadece
nimeti Verene minnet duyma özgürlüğünü hissettiriyor. Kula kul olma,
maddeye esir olma, hazlarının peşinde sürüklenme gibi tehlikelerden
kurtuluyor. Böylece gerçek şükrün tadına varıyoruz.
Ramazan'la birlikte
her zaman elimizin altında hazır duran ve herkesin imkanı dairesinde
olan birçok nimetin önemi ve değeri artıyor. Şayet susuzluktan
dilimiz damağımız kurumuşsa, bir bardak su bizim için dünyalara bedel
oluyor. Açlıktan midemiz kıvranıyorsa bir lokma sıcak pide burnumuzda
tütüyor ve bütün nimetlerin önüne geçiyor.
Böylece su sıkıntısı
ve açlık acısı çeken insanların acı hallerini bizzat yaşıyoruz. Ve
sonuçta çimizdeki yardımlaşma duyguları canlanıyor.
***
Ramazan ayı girer
girmez kulluk bilinci bütün yönleriyle devreye giriyor. Bir kul olarak
her zaman ve her fırsatta Allah'a olan ihtiyacımız öne çıkıyor.
Gün boyu aç ve susuz
duran insan, halsiz ve mecalsiz kalıyor, takatini ve gücünü kaybediyor;
âciz, zayıf ve her şeye muhtaç bir varlık olduğunun farkına varıyor.
Sonunda da kendisini kudreti sonsuz bir Kadîr'in, nimeti sonsuz bir
Rezzâk'ın, merhameti sonsuz bir Rahîm'ın huzurunda ve önünde hissediyor.
Kul olmanın zevkini ve keyfini yaşıyor
***
Ramazan başlı başına
bir nefis eğitimidir, bir ruh dinginliğidir, bir kalb ferahlığıdır ve
bir vicdan huzurudur. Gençliğine, servetine, gücüne, imkanına, makamına
ve mevkiine güvenen insan oruçla buluşunca, Rabbiyle beraber oluyor;
sonuç itibariyle de şeytanın ve nefsin elinden yakasını kurtarıyor,
kendini rahmetin eline teslim ediyor. Çünkü gün gelir, gençlik de gider,
dinçlikte; mal da biter, imkanlar da; makam mevki de elden çıkar, servet
ve gelir de...
Ama bitmeyen,
tükenmeyen, her zaman hazır ve nâzır olan, elini açtığında huzurunda,
kalbini yönelttiğinde içinde ve yanında hissettiği bir Rabbi var. O her
şeye bedel ve her şeye yeter. Diğerleri bitse de, tükense de, kaybolsa
da, O her zaman var ve bâkîdir.
Böylece oruçlu
insan, günün bütün saatlerinde doğrudan doğruya Rabbiyle birlikte olur,
beraber olur, hep Onunla bulunur.
***
Oruç sadece mideyle
alakalı bir ibadet değildir. Mideyle birlikte diğer aza ve duyguların da
oruçlu olması lazım ki, mükemmel bir oruç tutulmuş olsun.
Dil, göz, kulak, kalb, hayal ve fikir gibi duygular da oruca başlamalı.
Dil, yalandan, gıybetten ve kötü sözlerden uzak durmalı; zikir, tesbih
ve Kur'ân'la meşgul olmalı.
Göz kendine hakim
olmalı, her olur olmaz görüntülere bakmamalı, her şeye ve her olaya
ibret bakışını göndermeli. Kulak kendini koruma altına almalı, kötü ve
çirkin söze itibar etmemeli; bunun yerine güzel, faydalı ve sevaplı
sözleri dinlemeye çalışmalı.
Kalb, ve hayal gibi duygular da iyiye, güzele, hayra ve sevgiye
yönelmeli. Böylece hem kendisi rahat etmeli, hem de başkalarının
rahatını temin etmeli.
Bu şekilde Ramazan,
bir beden ve ruh bütünlüğü içinde yaşanırsa, ülkeye ve dünyaya sevgi ve
barış mesajları yayılır.
Eviniz Kendinizin mi?
“Eviniz kira mı, yoksa
kendinizin mi?” İnsanlar birbirleriyle tanıştıktan sonraki safhalarda;
bir yerlerde bu soru bir şekilde geçer. Herkesin hayallerinde iyi bir ev
sahibi olmak olur genelde. Nitekim Peygamberimiz (s.a.)’in hadîs-i
şerifiyle de kişinin geniş bir eve olan ihtiyacı teyid edilmiş bir
husustur.
Son bir ay içerisinde
kiralık ev arayıp tutma meseleleriyle hemhâl olduğumuzdan dolayı; bunun
bana çağrıştırdığı farklı boyutları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Sayısını hatırlayamayacağım pek çok ev dolaştım ve ev sahipleriyle
görüştüm. Dikkatimi çeken ilk husus, insanımızın kul hakkı anlayışının
ve buna bağlı olarak birbirlerine olan güvenlerinin inanılmaz derecede
yaralanmış olmasıydı. Ev sahiplerinin son derece tedirgin olması, yüksek
meblağda istedikleri depozitoların en haklı gerekçesi haline geliyordu.
Başlarına gelen ya da çevrelerinden duydukları deneyimler havsalaları
zorluyordu. Kiracıların eve verdikleri akıl almaz zararlar, insanımızın
ne derece özünden ve islâmî kimliğinden uzaklaştığının acı
göstergeleriydi. Bir ev sahibi aynen şunları söylemişti: Bu evi kendim
oturmak için özene bezene yaptırmıştım. Fakat kiraya vermem icâb etti.
Artık bu evdeki her şeyi gözden çıkarmak zorundayım. O yüzden depozitoyu
yüksek istiyorum. Gözden çıkarmak; yani insanlığın hatırı sayılır
yüzdesine güveni kaybetmek... Ecdadımızdan, düşmanlarına bile parmak
ısırtan Osmanlı toplumundan bugüne, bozulan ve zedelenen değerlerimizin
bir yönü bu. Kul hakkı için kalbi titreyen, hayvanı komşusunun bahçesine
girdi diye değişim müddetince sütünü komşusuna veren nesil nerede?..
Evin parkelerinin üzerinde sigara söndüren, savaştan çıkmışcasına tahrip
etmeyi vicdanına sığdıran nesil nerede?...
Evi tutarken imzaladığımız
kontrat da beni farklı boyutlara götürdü... Aldığımız emanetin
vasıflarını bozmadan teslim edemezsek depozitoyu geri alamayacaktık...
Sıfır olarak teslim edilmiş şeylerse özellikle belirtilmişti. Ya bizim
sahip olduğumuz diğer sayısız emânetler? Rabbimiz bize hepsini tertemiz
vermiş; yani sıfır olarak... Kalbimiz, zihnimiz, midemiz, diğer
âzâlarımız, evlâtlarımız ve hayatımız meselâ... Mükellef oluncaya kadar
günahsız olan hayâtımız... Diğer emânetler de, Rabbimizin kendisini
temsil edecek halifesine, esmhaü’l-hüsnâsını en güzel bir şekilde
yansıtabilecek kapasiteye sahip olarak donatılmış.
Peki bizler bu emânetlerin
“emânet” vasfını ne kadar sıklıkla hatırlayabiliyor, tertemiz muhafaza
edebilmek için ne kadar özen gösterebiliyoruz? Ya bu emânetleri
amacından saptırdığımız derecede zarar görecek olan ebedî yurdumuzun
endişesi ne kadar yer ediyor gönlümüzde? Ve bize müsahhar kılınan
muhteşem kâinâtın yegâne sahibinin rızâsına muhâlif adım atmaktan ne
derece çekiniyoruz hayat rotamızı belirlerken?
Kirâcılığımız boyunca,
yüzümüz kara çıkmasın diye, çıkarken ev sahibine göstereceğimiz evi
elimizden geldiğince muhâfaza ediyoruz. Ya dilimizin susup âzâlarımızın
konuşturulacağı günün bilinci, hayat maratonundaki hareketlerimizde ne
kadar belirleyici rol oynuyor?
Bir diğer boyut da kiracı
olarak oturduğumuz eve bakış açımız; emanet gözüyle bakmaktan kendimizi
alıkoyamayışımız. Sahiplenemiyoruz.... Kendi evimiz diye kalıcı
düşünemiyoruz kendimizi... Bir misafire benziyoruz. Sahip olacağımız ev
süslüyor hayallerimizi... Halbuki sahibi olunan evlerde birer
misafirhâne değil mi? Hani bir adam, bir evin önünde oturan çocuğa “şu
misâfirhânede birkaç gün kalabilir miyim?” diye soruyor da; çocuk da
orasının bir misafirhâne değil kendi evleri olduğunu söylüyor. Adam da
çocuğa evin kimden kaldığını soruyor. “Dedemden” cevabını alınca ona
kimden kaldığını soruyor. “Ona da babasından” cevabından sonra; öyleyse
bu ev misâfirhâne değil de nedir? diyerek çekip gider. Bu hikâye olsun,
“Mal sahibi, mülk sahibi;
hani bunun ilk sâhibi?
Malda yalan, mülk de yalan;
var biraz da sen oyalan!...”
mısraları olsun, hep bilegeldiğimiz şeyler. Ama yine de öylesine hummâlı
bir telâş içerisine giriyoruz ki, çoğu zaman; fâni dediğimiz dünyaya
bâkiymiş muâmelesi yapıyor; uğruna kardeşliklerin, dostlukların
tehlikeye düştüğü bir mevkiye yerleştiriyoruz... Ebedî yurdumuzun ve
mevkîmizin hayâlini kurup konsantre olmaya, buna göre hayatımızı
yönlendirip seviye yükseltmeye ise adeta fırsat bulamıyoruz (!)...
Rabbimiz çevremizdeki
sinema perdesi misâli tüm varlıklara, orada tecellî eden görüntüleri ve
ardındaki hikmetleri görmeye çalışarak bakmayı nasip etsin. Cümle
emânetlerin hesâbını yüz akıyla verenlerden eylesin. Âmin...
ŞEVVAL AYINDA ORUÇ TUTMAK
Ramazan ayından sonra Kameri aylardan Şevval ayı gelir. Şimdi bizler
Şevval ayı içindeyiz. Şevval ayı Ramazan bayramıyla başlayan bir aydır.
Bu ayda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hiç terk etmediği altı gün oruç
vardır.
Hz.
Eyyüb el-Ensarî’den rivayetle Peygamber (s.a.s.) Efendimiz:
"Bir kimse Ramazan ayı orucunu tutar ve ona
ilaveten Şevval ayında altı gün oruç tutarsa bütün bir seneyi oruçla
geçirmiş gibi olur" buyurmuştur.
Bu
hadis, Ramazan-ı Şerif ayından sonraki Şevval ayında altı gün oruç
tutmayı teşvik etmektedir. Böylece, bir yıllık oruç tutmanın sevabı vaad
edilmektedir. Bunu her sene böyle yapan da ömür boyu oruç tutmuş gibi
olur. Ramazan orucundan sonra Şevval ayında da altı gün oruç tutmakla,
bütün sene oruç tutmuş gibi mükafat verilmesi, yapılan ibadetler ve
taatler on misli katlandığı içindir. Çünkü Cenab-ı Hak:
“Her kim hayırlı bir işle gelirse, kendisine, onun on
misli sevab vardır.”
buyurmaktadır. Öyle ise tutulan oruç on ay yerine geçer. Altı günün on
misli de altmış gün yani iki ay olur, ikisini toplarsak, hepsi 360 (üç
yüz altmış) eder. Ki, miladi-şemsi takvime göre sene 365 gündür. Yani bu
müslüman, 365 günün 360’ını oruç tutmuş olarak geçirecek. Niye 365 değil
de 360 denilirse, cevabı şudur: Çünkü bu beş gün bayram günleridir. Bir
gün Ramazan, diğer dört gün de Kurban Bayramıdır. Bu beş günde oruç
tutmak haramdır. Yüce Allah’ın katında her şey bir ölçüye göredir.
Demek oluyor ki, Ramazan ayında orucunu tutup, Şevval ayında da altı gün
oruç tutan bir müslüman senenin tamamında oruç tutmuş sayılacaktır. Bu
orucun meşru kılınmasındaki sır şudur: Ramazan ayının peşindeki oruç,
farz namazların peşinden kılınan sünnet namazları gibidir. Nasıl ki bu
sünnetler, farzlardan olması muhtemel kusurları telâfi ediyorsa, Şevval
ayında tutulan oruç da Ramazan orucunda bulunması muhtemel kusurları
telâfi eder. Ayrıca oruç ibadetinden usanılmadığı da ifade edilmiş olur.
Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır. Zira Sevgili
Peygamberimiz bu günler de hem oruç tutmuşlar ve hem de tutulmasını
tavsiye etmişlerdir. Bu oruçların bayramın hemen arkasından peş peşe
tutulması daha faziletli olmakla birlikte ay içerisinde aralıklı tutmak
da mümkündür. Kaza ve adak oruçlarının bugünlerde tutulmasıyla da aynı
sevap elde edilir.
İçinde bulunduğumuz Şevval ayında mutlaka bu orucu tutmaya gayret
gösterelim. Bu oruç, bizler için bir müjdedir. Bu fırsatı kaçırmayalım
ve iyi değerlendirelim.
RAMAZAN AYININ BİZE KAZANDIRDIKLARI
Evveli rahmet, ortası mağfiret,
sonu da cehennem azabından kurtuluş olan Ramazan ayı
ilâhi kazançların çok olduğu mübarek bir aydır. Bu ay bize çok şey
kazandırmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1.
Öncelikle vakitlerimizi tanzim etti. Ramazan ayından önce sahurdan,
iftar vaktinden habersiz, istediğimiz zaman yiyip içerken bu belli bir
programa bağlandı. Yemeklerimiz artık belirli saatlerde yenir oldu. Buna
en çok sevinen de hanımlarımız ve annelerimiz oldu. Çünkü diğer
zamanlarda ayrı ayrı kurulan sofralar, Ramazan ayında ailelerin
birlikte oldukları yegâne mekân haline geldi.
2.
Oruç bize irademizin ne kadar sağlam olduğunu gösterdi. Sofra kurulmuş,
üzerinde çeşit çeşit yiyecekler hazır olduğu halde, bizi onları yemekten
alıkoyacak hiçbir şey olmadığı halde Allah’a olan saygımızdan, vakit
girmeden elimizi sofraya götürmedik.
3.
İbadetlerimizde bir düzen hâkim oldu. Günde beş vakit namazımızı
cemaatle kılmaya devam ettik. Cemaat şuuruna vardık. Aynı safta, aynı
kıbleye yönelerek bizleri yaratan Allah’ın huzurunda bir fâni kul
olduğumuzu tekrar anladık.
4.
Oruç tutanlar için özel bir cennetin hazır olduğunu ve bu cennete
REYYAN adının verildiğini
öğrendik. Ahirette bu cennete, oruç tutanların gireceğini duyunca
sevindik.
Bu mükâfata erebilmek için de gayretimizi artırdık.
5.
Çoluk-çocuğumuzla birlikte aynı sofrada yemek yedik. Hele çocuklarımızın
balkondan, pencereden, kapıdan, çatıdan minarelerin ışıklarının yanıp,
ezan okunduğunun sevinçli haberini sofrada bekleyenlere iletmesinin
verdiği sıcak havayı teneffüs ettik.
6.
Teravih namazına giderek huşu içerisinde yirmi rekât namaz kılmanın
sevabına inanarak ve mükâfatını yalnızca Allah’tan bekleyerek ibadet
etmenin geçmiş günahlarımızı affettireceği müjdesini
almış olduk.
7.
“Ramazan ayı münasebetiyle kapalıyız”
diye meyhanesinin, içkili lokantasının camına ilân yapıştıranları,
Ramazan ayına saygı gösterenleri gördük. Fakat bu yerlerin bayramda
açılacağını düşününce, meyhanelerin sadece Ramazan ayında değil de
daima kapalı olmasının ne kadar huzur verici olacağını düşündük.
8.
Zekât ve fitrelerimizi ihtiyaç sahibi kardeşlerimize vererek, onların
evlerinin de şenlenmesine vesile olmanın sevincini yaşadık. Fakir
fukarayı gözeterek, onları da iftar sofralarımıza davet ettik. İftar
ettirdiğimiz kişi veya kişilerin alacağı sevap kadar sevap alacağımızı
da öğrendik. Üstelik bu sebeple tuttuğumuz orucun sevabından hiçbir
eksilme olmayacağını da kavradık.
9.
Ramazan ayında suç işleme oranlarının düştüğü, kavga, adam öldürme ve
hırsızlık gibi suçların sayısında inanılmaz ölçüde bir düşüş olduğunu
gerek gazetelerden, gerekse televizyonlardan öğrenince, her ayımızın
Ramazan ayı gibi olmasını arzu ettik.
10.
Kur’an ayı olan Ramazan ayında
hatim okuduk, mukabele dinledik. Daha da önemlisi Yüce Kitabımızı iyi
anlamaya ve hayatımıza O’nu hakim kılmaya gayret gösterdik. En az bir
defa Kur’an’ın tercümesini baştan sona okuyarak mânâsının da ne kadar
hoş ve lâtif olduğunu gördük.
11.
Ramazan ayından önce, sinirlendiğimiz zaman kötü sözler söylediğimiz de
olabiliyorken, Ramazan ayında sâkin olmamız, orucu sadece mideye değil
gözümüze, kulağımıza, elimize, ayağımıza ve dilimize de tutturmamız
tavsiye edildiği için birisi yakışıksız bir lâf edecek veya kavga edecek
olduğunda “Ben oruçluyum”
dedik, kimseyle tartışmadık, kimseyi kırmadık.
12.
Bazen dalgınlıkla, oruçlu olduğumuzu unutarak yedik, içtik. Oruçlu
olduğumuzu hatırladığımız zaman hemen yemeyi ve içmeyi bıraktık. Ama
orucumuz bozuldu mu bozulmadı mı diye bir endişeye kapılmadık. Orucumuzu
tamamladık. Zira Allah’ın bizi yedirip içirdiğine
inandık.
13.
İftar vaktini beklerken ne kadar da sevinçli oluyorduk. Bir an evvel
ezan okunsa da dilimiz, damağımız, kuruyan dudaklarımız suya kavuşsa
diye, dualarımızla beraber heyecanla bekliyorduk. İşte o anda Peygamber
Efendimizin “Oruçlu için iki sevinç vardır. Biri iftar ettiğinde,
diğeri de Allah’a kavuştuğu anda duyduğu sevinçtir”
sözünü hatırlıyor, Cenâb-ı Allah’tan bize iftar vaktinde duyduğumuz
sevinci, O’na kavuştuğumuz zaman da yaşatmasını niyaz ediyorduk.
14.
Gündüz bir şeyler yiyip içemediğimizden ağzımızda bir koku oluşuyordu.
Fakat bu kokunun Allah katında misk kokusundan daha hoş kabul edildiğini
Peygamberimizden öğrenince,
Yüce Allah’ın mü’minlere ne kadar çok değer verdiğini, bir defa daha
kavradık.
15.
Şeytanlar bu ayda zincirlere vurularak bağlandı.
Bize vesvese vermedikleri, kötülük telkin edemedikleri için de günah
olabilecek şeylerden sakınıp hayırlı ve güzel davranışlarda bulunmaya
daha fazla yöneldik.
16.
Rasulüllah (sav)’in tavsiyesine uyarak sahur yemeğinin bereketinden
istifade etmek için kimimiz sahura kadar yatmadı, kimimiz biraz uyudu
sonra kalktı ve sahur yemeğini yedi. Ehl-i Kitâba muhalefet ederek,
onların oruçları ile bizim orucumuz arasındaki farkın sahur yemeği
olduğunu hatırladık.
17.
Sahur ve iftarda yemeklerimizi yerken “Ya! İşte bunu bulamayanlar da
var. Şükürler olsun. Allah bulamayanlara da versin” demek yerine
gerçek şükür böyle olmalı diyerek fakirlere, yetimlere, kimsesizlere,
yediğimizden yedirdik, giydiğimizden giydirdik. Onları da aklımızdan hiç
çıkarmadık.
18.
Mübarek Ramazan ayında oruç, iftar, sahur, teravih, vaaz, mukâbele,
sadaka-i fıtır, itikâf nasıl mübarekse, bunların insanı nasıl mübarek
yapabileceğini düşündük. Yani mübarek Ramazan ayında da, mübarek bir
insan olmak için bu ayı çok iyi bir şekilde değerlendirmeye çalıştık.
Bir aylık değil, ölünceye kadar mübarek olmaya çalışmak gerektiğini
anladık.
19.
Bazı televizyon programlarına bakarak, on bir ayın sultanı Ramazan
ayının eğlence ayı değil, ibadet ayı olduğu fikri aklımıza iyice
yerleşti. Ramazan ayının bir eğlence, şarkı, türkü, direkler arası
eğlence ayı haline getiren bazı televizyonlara kendimizi kaptırmadık.
20.
Ramazan vesilesiyle tebrikleşeceğiz, birbirimize dua ve mağfiret
dileyeceğiz.. Telefon ve tebrik kutlamalarıyla, teknolojinin imkânlarını
kullanarak bilgisayarı ve cep telefonu olan sevdiklerimize mesaj
göndererek, elektronik posta, elektronik kartlar yollayarak toplumsal
dayanışmayı, kaynaşmayı, birlik ve beraberlik duygularını en zirve
noktaya taşıyacağız.
Sonuç olarak bu mübarek ay bize, burada sayılamayacak kadar kazançlar
sağlamıştır. Biz burada bir kısmına değinmeye çalıştık. Önemli olan
Ramazan ayında kazandığımız güzel özellikleri, Ramazan ayından sonra da
devam ettirmektir.
Unutmamalıyız ki, her günümüzü Cuma, her gecemizi Kadir, her ayımızı da
Ramazan yapmak bizim elimizdedir. Yeter ki biz, bu mübarek zamanları en
iyi şekilde değerlendirmesini bilelim.
Ne
mutlu, Ramazan ayına ulaşıp, onun kıymetini bilene... Hakkıyla
değerlendiren ve mükâfat olarak da bayrama ulaşanlara.... Ne mutlu!
Ramazan’ın Çağrısı
Müslümanlığın temel beş şartından biri olan Oruç'la hukukumuz
nedir? Rasulullah (sa.) bunun çerçevesini çiziyor:
Buyuruyor ki:
-Aziz ve celil olan Allah buyuruyor: İnsanın oruç dışında her ameli
kendisi içindir. Oruç benim içindir, onun mükafatını ben vereceğim.
Demek Rabbimiz;
1. Oruca sırf Zatına yapılmış bir ibadet vasfı yüklüyor. Yani onu
riya gibi ibadetin özünü değiştiren sapmalardan arındırılmış kabul
ediyor.
2. Sonra orucun ecrini kendi sonsuz hazinesine bağlıyor.
Rasulullah'ın bir başka hadisi şerifinde, hem orucun bu “Zati”
niteliği şerh edilmiş oluyor hem de Rabbin ikram edeceği mükafatın
çerçevesi...
-Kim inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek ramazan orucunu
tutarsa geçmiş günahları affolunur.
(Buhari, iman 28, savm 6)
İman ve ecri Allah'tan bekleme karşılığında geçmiş günah yükünün
sıfırlanması... İnsanın anasından doğduğu günkü kadar ak, berrak hale
gelmesi...
Bu mutevayı pekiştiren bir hadisi şerif daha var:
-Allah rızası için bir gün oruç tutan kimseyi Allah Teala, bu bir
günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar.
(Buhari, Cihad 36)
Bir tek gün, ama içini “Allah rızası” ile doldurabildiğimiz
bir tek gün oruç tutabilirsek, 70 yıl, yani hani nerdeyse bir insan ömrü
kadar zaman ateşten uzak kalacağız. Yani bünyemizde ateşin yakacağı
günah tortuları bulunamayacak.
Muhyiddin Arabi hazretleri bütün bu çağrıların içinden bir öğüt çıkarır,
der ki:
-Oruçlu iken günah işlemekten sakın. Çünkü o günah, orucun sevabını
iptal eder. Oruç senin için değil Allah için tutulur. Öyleyse Allah
Teala kendisine ait olan bir işte seni hoşnut olmadığı şeylerde
görmesin. Şu halde oruç tutarken en güzel hallerde ol ve en güzel işleri
yap.
Oruçlusun, Allah seni, Zatına ait bir iklimde görmek istiyor ve sen
yanlış işler üzeresin. Bu, oruçlu insana yakışmıyor... Orucun hakkını
vermiş olmuyorsun. Oruç güzel, yani Allah'ın hoşnudluğunu kazanacak bir
hayatın içinde olursa ahenk arzediyor, ve orucun ruhani muhtevasıyla
bütünleşmiş bir hayat, güzel bir hayat demeye layık oluyor.
Orucun bir kurtuluş çağrısı var.
Hani Ezanın “Hayye alel felah – Haydin kurtuluşa” çağrısı
gibi...
“Geçmiş günahların mağfiret edilmesi...”
bir külli arınma demek...
Her yıl, insanın önüne, Rahmanürrahim olan Allah Teala, böyle bir
arınma fırsatı sunuyor. Kirlerini yıka, yüklerini dök, Rabbin yoluna
gir, ve öyle yürü...
Bu çağrılara, ancak İslam'ın vadettiği – tanımladığı külli
mağfireti, kurtuluşu, felah'ı önemseyen insanların kulak kesileceği
açık. Günahı günah bilen, yani günahı bir insanın arınması gereken bir
kir telakki eden, ebed yurdunda Rabbin bağışlamasını, dünya hayatının da
ana gayesi kabul eden insan için “hayye alelfelah”ta insanı
heyecana sevkeden bir muhteva vardır.
Onun için İslam'ın her çağrısı imana bağlıdır, oruçla ilgili
mağfiret çağrısı da iman'a merbuttur.
Orucu böyle algılayabiliyor muyuz?
Ezanın “Haydin Kurtuluşa” çağrısı, içimize bir “kurtuluş
çağrısı” gibi akıyor mu?
Orucu böyle algıladığımızda, bir ayın hakkını ona göre vermemiz
gerektiğini de idrak ederiz.
Değilse
Ezanlar gelir geçer...
Namazlar gelir geçer...
Oruçlar gelir geçer...
Kur'an'lar gelir geçer...
Peygamberler gelir geçer...
Allah dostları gelir geçer...
Ve biz
“Kurtuluş çağrıları”nın bir tekini bile idrak edemeyebiliriz.
Muhyiddin ibnü'l Arabi Hazretleri “Mala, Allah yolunda vermekle
iyi davran... Kur'an'ın manasını anlamaya çalışarak ona karşı güzel
davran. Duaya iyi davranmak demek, onu yürekten yapmak demektir. Kiramen
katibine davranışın, onlara iyi şeyler yazdırmak olsun. Ağaç ve taşlara
da boşu boşuna harcamamak suretiyle iyi davran. Üzerinde namaz kılmakla
yere iyi davran. Namaza iyi davranışın onu iyi kılmakla olur. ”
diyor. Buradan hareketle “Oruca iyi davranmak demek, mağfiret
kıvamında onunla buluşmak demektir” diyebiliriz. Ki İbnül Arabi
Hazretleri “Oruca karşı iyi davranman için günahlardan kaçınman
gerekir” diyor. Yani orucun hakkını vermek...
Bunun için bir kalbi hazırlık gerekiyor...
“Ramazan'a yakalanmak” var, “Ramazan'ı karşılamak” var. Ramazan
gelip bizi, ellerimiz kir pas içinde, gönüllerimiz teşevvüşte yakalarsa,
diye bir kaygı, en çok şimdiki zamanlar için akla gelmez mi?
Darmadağınık dünyalar içinde yaşarken...
Oysa bir çağlayanın içinden geçeceğim ve iliklerime kadar
Yaratıcı'nın yakınlığını, O'na kulluğu, O'nun mağfiretini, lutfedeceği
arınmayı, kurtuluşu hissedeceğim, demek var bir de...
Kalbi bir hazırlık...
Hilali beklemek, belki bir yönüyle bunun için önemli...
Durmuşsunuz ve gözleriniz gökleri tarıyor... Bir kutlu misafir
gelecek ve size sonsuz armağanlar getirecek... Kalbiniz hazır, evleriniz
hazır, çocuklarınız hazır, iş dünyanız hazır, hatta sokaklarınız,
ülkeniz hazır...
Hiç olmazsa kalbleri hazırlamak gerek ülkeleri, sokakları
kaybetmişsek bile...
Bu hazırlıkla oruçla buluştuktan sonra, Ramazan'ın her gününe itina
etmeye geliyor sıra... Giden günlerde mağfiretle buluşamamışsak diye bir
kaygı ile, gelen güne daha çok, daha çok itina... Her günün
arınmışlığından, gelen gün için güç toplayarak, daha bir ruhi derinleşme
yollarına yürüyüş...
30 altın gün. Farzedelim ki bir ömrün muhassalası... Özeti...
Daraltılmış bir ömür süresi... Bugün var, yarın yoksun... 30 gün göz
açıp kapayıncaya kadar geçer... Ömür daha mı uzun? Bugünü kurtarmak için
çırpın... Yarın ya yoksa... Bugünün eksilerini yarın tamamlamak için
çırpın... Her yarını ahiret yolculuğun çıkmadan bir gün önceki artı bir
ikrammış gibi düşün... 30 günlük ömür..
Bir altın gün verilmiş üstelik... Bul o günü 30 gün içinde. Kadrini
bil o günün. Bin aylık bir derinlik bul o günde... Yoğunlaş, yoğunlaş ve
Rahman'ın yakınlıklarına sokulmanın yollarını bul. Damarlarında O'nun
yakınlığı nabız gibi atsın...
Bir dua bul, bir tevbe bul, bir secde bul, bir kıyam bul, tekbir
bul namazlarında...
“Kur'an ayı”nda Kur'an'dan bir ışık bul çatallaşan yollarını
aydınlatacak zihni berraklık için... Bir kalb duruluğu edin Kur'an'la,
bir ölçü beraklığı edin Kur'an'la... Dost ol Kur'an'la... Bir dostluk
geliştir Ramazan'da başlayıp tüm zamanlarına yayılacak...
Bir mü'minin gönlünde sevinç uyandır, bir sadaka çıkar yüreğinden,
bir tebessüm çıkar gözlerinden, bir yetimin duası ile buluş, zekatını
elçi olarak gönder Yüce Huzur'a, bir yaşlının duasına karış...
Allah bize “zaman terbiyesi” kazandırmak istiyor.
“İnsanın ömrü nasıl Allah için kılınır?” sorusunun cevabını veriyor
Ramazan, bir ayda kuşandığımız zaman terbiyesini tüm zamanlara
yayabileceğimiz ümidi var Ramazan'la ilgili ölçülerde, vaadlerde...
Zamanın sahibi Allah!
Zamanı insana ikram eden O (c.c.)
Ve zamanın içinde insana kurtuluş yolları var eden O (c.c.)
İnsana küçücük adımlar kalıyor, mağfiretin, külli arınmaların
kapısını çalmak için, açmak için...
Nankörlük etmemeli... cahillik etmemeli... Zulme yönelmemeli...
Fesattan kaçınmalı...
Oruç, insanı en güzel yaratılış iklimine taşıyacak yol adabından
biri... tutunmalı ona, onun felah çağrısına kulak vermeli...
“Çağrışır tellallar inanmaz mısın?” diyor ya Yûnus Emre...
Minareler arasına gerilen mahyalar değil sadece, bütün zamanların
ezanları “Hayye alel felah - Haydin kurtuluşa” diye sesleniyor.
Ramazan'ın kurtuluş çağrılarını duyanlara ne mutlu...
ÜÇ HEYKEL
İki komşu
ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama, her fırsatta
birbirlerini rahatsız ederlerdi.
Doğum
günleri ve bayram günlerinde ilginç armağanlar göndererek, karşıdakine
zekâ gösterisi yapma fırsatı kollarlardı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltraşını
huzuruna çağırdı.
İstediği
birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan
heykeli yapmasıydı.
Aralarında
bir fark olacak, ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller
hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi.
Heykellerin
yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle
diyordu heykelleri yaptıran hükümdar;
….
“Doğum
gününü bu üç altın heykelle kutluyorum.
Bu üç heykel
birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri, diğer
ikisinden çok daha değerlidir.
En değerli
heykeli bulunca bana haber ver.”
…..
Hediyeyi
alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı.
Üç altın
heykel, gramına kadar eşitti.
Ülkesinde
sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.
Hepsi de
heykelleri büyük bir dikkatle incelediler, ama aralarında bir fark
göremediler.
Günler geçip
gidiyordu.
Bütün ülke,
hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu.
Sonunda,
hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber
gönderdi.
İyi okumuş,
akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı
için zindana atılmıştı.
Başka çaresi
olmayan hükümdar bu genci çağırttı.
Genç önce
heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini
istedi.
Telle
birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci
heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü
heykele de tel kulaktan girdi, ama bir yerden dışarı çıkmadı.
Ancak telin
sığabileceği bir kanal, kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye
gitmiyordu.
Hükümdar,
heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
…
“Kulağından gireni ağzından çıkartan
insan makbul değildir.
Bir kulağından giren diğer kulağından
çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.
En değerli insan, kulağından gireni
yüreğine gömen insandır.”
Müslim, Sıyâm 204, (1164); Tirmizi, Savm 53, (759); Ebu Dâvud,
Savm 58, (2432)