Tarihte bazı olaylar vardır ki, insan
hafızasından asla silinmez. Hatta bu hadiseler gün
geçtikçe canlılığını muhafaza ederler. Yine öyle
hadiseler olmuştur ki, bunlar sebep ve neticelerdir.
Mesela, Müslümanlarca; Mekke’nin Fethi, Afrika’nın
Fethi, Malazgirt Meydan Muharebesi ve İstanbul’un
Fethi olayları gibi.
Fetih, kalbi imanla dolu olan Hakka
gönülden bağlanan, Allah adını yüceltmek ideali
uğruna kanının son damlasına kadar düşmanla çarpışan
ölümsüz kahraman yazdığı bir destandır. Başını
İslam’a adamış, canını mübarek dinin ve vatanın
emrine âmede kılmış, malını İslam’ın zaferi için
feda etmişlerin gayesidir. Fetih, asırların karanlık
ufkunda çakar kutsal şimşeğin, İslam idealinin
ruhunun derinliklerinde hisseden, gönüllerini bu
kutsal inancın parıltılarıyla aydınlatan, ömürlerine
gerçek değeri verebilenlerin yoludur.1
Her yıl Mayıs ayının son haftasında,
ülkemizde çıkan süreli yayınlarda, mutlaka
İstanbul’un fethinden, Fatih Sultan Mehmed Han’dan
bahsedilir. Yazılar çıkar. Açık oturumlara,
panellere yer verilir. Bütün bu yapılan ve bizlere
tarihi anlar yaşatan, İstanbul’un fethini gözler
önüne getiren faaliyetler sevinirken, iki konuda hep
üzülürüm. Zira en az bahsedilen savaşa katılan
askerlerin fetihten sonraki durumudur. Pek çok şehid
verilmiş, geride pek çok gazi kalmıştır. Büyük
Fatih, İstanbul surlarından içeriye, elini kolunu
sallaya sallaya girmemiş; şehidlerin üstünden atlaya
atlaya, yiğitleri kurban vere vere girmiştir.
Fethi müjdeleyen hadis-i şerifte:
“Konstantiniyye elbette fetholunacaktır. O’nu
fetheden komutan en güzel komutan ve O’nu fetheden
asker ne güzel askerdir” buyurulmuş2
komutan Fatih için “Ni’me’l-Emir” denilirken, askeri için de
“Ni’me’l-Ceyş”denilmiştir.3
Üzüldüğüm ikini konu, büyük fethin yıldönümü
geldiğinde yine birkaç saatliğine parlak nutuklar
dinlememizdir. Yeniçeri kıyafeti giymiş askerler
surlara dinlememizdir. Yeniçeri kıyafeti giymiş
askerler surlara çıkarak Ulubatlı Hasan’ın şehid
düşmesi temsili olarak canlandıralacak, surlara
bayrak dikilecek. Yarım saatlik bu sahnelerden sonra
surlara dikilen bayraklar toplanacak. Yeniçeri
kıyafetleri dolaplara kilitlenecek ve bir merasim
daha bitecek. Sahi Şanlı Fatih bugün kalkıp da
ülkemize gelse ve şu halimizi görse ne derdi?
Bizans çizgisini devam ettirenlerin
kıyafeti içindeki bizleri görse acaba ne derdi?
Ya “Fethin sembolü”
Ayasofya’nın mü’minlere kapalı oluşunu, bu mabedin
mahzun halini görse ne derdi? Mü’minlere kapalı olan
Ayasofya’nın bir gün çıplak dans eden tiyatro
topluluğuna açıldığını görse ne yapardı?
Ayasofya ki, Fatih üzerinde titremiş ve
bu mabed için şöyle vasiyet etmiştir:
“Nefis kilise Ayasofya, kıyamete kadar
cami olarak vakfedilmiştir. Bunu, Allah’a, ahirete,
O’nun heybetine inanan hiçbir mahluk, sultan olsun,
hakim olsun, bir mütegallibe olsun, değiştiremez.
Vakıf şarlarını kim değiştirirse, Allah’ın,
meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerine
olsun. Yüzlerine bakan ve onlara şefaat eden hiçbir
kimse bulunmasın.”4
Şimdi İstanbul’un Fethi’nin 544.
yıldönümünü kutlarken, kendi parasıyla satın alıp
vakfettiği Ayasofya minarelerinden ezanların
okunacağı, mihrabında imamın cemaatle namaz
kıldıracağı, kürsüsünden vaaz edileceği, minberinden
hutbe okunacağı günleri bekliyor. Şimdi Ayasofya
mahzun, Ayasofya üzgün. Fatih’in vasiyetine
uyulmadığı için, camilikten çıkarıldığı için
üzerimizdeki lâneti, Fatih’in lâneti devam ediyor.
Beşeri tabular yıkılacaksa, bu tabu
yıkılsın. Bu millet Ayasofya adı ne zaman anılsa kan
ağlamaktadır. Ayasofya milletin nazarında her hangi
bir cami değildir. Peygamber müjdesine mazhar olan
“O ne güzel kumandan” Fatih Sultan
Mehmed Han ile, “O ne güzel ordu” diye
vasfedilen Fetih ordusunun zafer armağanıdır.
O Yüce Sultan sanki ilerisini görerek
öyle bir lânet okumuştur ku “...Vakıf
şartlarını kim değiştirirse, Allah’ın, meleklerin,
bütün insanların lâneti onların üzerine olsun...”
diyerek en büyük bedduasını yapmıştır.
Bugün, biz büyük bir ümitle Fatih’in
lânetini kaldıracak bir kurtarıcı bekliyoruz.
Bugün, 29 Mayıs’lara kadar esecek tatlı
saba rüzgarlarını bekliyoruz.
Bugün, üzerimizdeki karanlıkları
aydınlığa çevirecek poyraz rüzgarlarını bekliyoruz.
Bugün, üzerimizdeki karanlıkları
aydınlığa çevirecek poyraz rüzgarlarını bekliyoruz.
Günler, haftalar, aylar ve yıllar geçti
ve tam yarım asır geçti. Yıl dönümü nutukları,
bandolar, mehter marşları çalındı, nutuklar atıldı,
bildiriler, telgraflar, açık mektuplar ve minareler
boyu dilekçeler yazıldı, şiirle söylendi. O; ezana
namaza, müezzin ve imama, cemaatine, Kur’an’a ve
dualara semaya açılan ellere hâlâ kavuşamadı.
İstanbul, yeniden ve manen fethedileceği
günü bekliyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan Osmanlı
Devleti’nin mağlup ayrılmasıyla ve fethin sembolü
olan Ayasofya’nın müze haline getirilmesiyle
İstanbul, maddeten olmasa dahi manen esaret altına
girmiştir. Son yirmi yıldır, İstanbul’daki hayatın;
fuhşa, eğlenceye ve fethin ruhuna aykırı olan her
şeye mağlup düşmesi ise bu manevi esareti daha da
artırmıştır.
Ancak nasıl Rasülullah (SAV) İstanbul’un
“güzel ve bahtiyar” bir kumandan
tarafından fethedileceğine işaret eylemiş ise de
ahir zamanda İstanbul’un manen fethedileceğine dair
beş on tane hadisiyle haber vermiştir. Bu manevi
fetih, İstanbul’un İslam’ın yeniden ihyasına merkez
olması ve bu büyük hareketin “tekbir”
seslerinin yükselmesiyle olacaktır.5
Senede bir gün Ulubatlı Hasan’ın, yahut
Fatih’in kıyafetine bürünerek “artistlik
yapmak” yerine, Ulubatlı Hasan’ın ve
Fatih’in ruhuna bürünmeliyiz. Başta Eyüp Sultan
Hazretleri olmak üzere Bizans’ı fethedip “İslambol”
yapmak isteyen gaziler ve şehidler şimdi biz
torunlarından ruhlarını azaptan kurtarmamızı ve
yeniden feth-i mübin-i İslam’ı gerçekleştirmemizi
bekliyor.6
Fatih’in fethinin 544. yılını kutlarken,
yeniden ve manevi alanda tahakkuk edecek fethin en
yakında müyesser olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz
ediyor, Ayasofya’nın açılacağı günü de sabırsızlıkla
bekliyorum.
İslam medeniyetini, İstanbul’un fethiyle
birlikte yeniden ihya ederek, yeni bir çağ açan ve
yeni bir cihan devleti kuran Fatih Sultan Mehmed’i
ve onun ordusunda yer alan ilim, irfan ve cenk
erlerini rahmet, minnet ve saygıyla yâd ediyorum.
(Bu yazı 29 Mayıs 1997 tarihinde Akit
Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)
1
Ömer ÖNEN; “Fetih ve Gençlik” (Hutbe), Diyanet Aylık
Dergi, Mayıs 1997.
2
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, s.395 Fethu’l-Kebir,
c.3/9.
3
Ahmed KARADUT; “Mutlu Askerler”, Diyanet Aylık
Dergi, Mayıs 1993, s. 25.
4
Burhan BOZGEYİK; “Fethi Cibali Babalık
Geciktiriyor”, Günden Güne, Milli Gazete,
09.05.1993.
5
Ahmet AKGÜNDÜZ; “İstanbul’un Fethi’nin
Kazandırdıkları ve Manevi Fethe Hazırlık”, Zaman
Gazetesi, 29-30 Mayıs 1993.
6
Burhan BOZGEYİK; a.g.m.