Toplumda örnek alınan insanların sayısı çok fazla değildir. Örgü örmeyi
seven bayanlar, komşusunun elinde örmeye çalıştığı bir oyayı görünce ve
onu da beğenince bir örneğini çıkarmaya çalışır. Kimilerinin hafızası o
kadar kuvvetlidir ki, birinin üzerindeki kazağın örneğini bir bakışta
çıkarıverir.
Bazen, huyunu, ahlakını beğendiğimiz bir kimsenin oğlunu, kızını,
damadını, gelinini; kendi oğlumuz, kızımız, damadımız ve gelinimiz ile
karşılaştırırız. Bazen kendi canlarımızı yereriz. Niye? Onları
beğenmediğimiz için…. Yaptıklarının doğru olmadığını belirtmek için… O
anlattığımız, örnek aldığımız kimseler gibi olmadığı için….
Bizler; iyiyi kötüden ayırt etmeyi, birbirimizi sevmeyi, paylaşmayı,
yardımlaşmayı, ahlakın güzelliklerini, dürüstlüğü, doğruluğu, erdemli
bir davranışı, hoşgörünün en mükemmelini, insana saygının en yücesini,
şefkat ve merhametin sınır tanımayan boyutunu, adaletin en güzel
tatbikatını, kısaca her şeyin en iyisini ve en güzelini, o Rahmet
Peygamberinin tebliğ, tavsiye ve uygulamalarından öğrendik. Hayatımızı
anlamlı kılan değerlerimizi, dünya ve ahiret dengesini, insan onuruna
uyan yaşama sanatını bizlere hep o gösterdi.
Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK, Peygamberimizin örnekliğini, onu
ölçü almamızı, ona uymayan ölçünün hayat bile olsa önemli olmadığını,
reddedilmesi gerektiğini bakın ne güzel ifade etmiş:
“Müjdecim, Kurtarıcım, Rehberim,
Peygamberim
Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.”
Ölçümüz, örnek alacağımız insanın Hazreti Muhammed (sav) olması
gerektiği başka nasıl ifade edilebilir.
Bizleri yaratan Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de peygamberimizden
bahisle:
“Andolsun ki, Allah’ın Rasülünde sizin için; Allah’a ve
ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel
bir örnek vardır.”[1]
buyuruyor. İşte bu yüzden, ashab-ı kiram onun hayatını titizlikle
incelemiş, ilke ve prensiplerini önce kendileri için örnek almış, hem de
kendilerinden sonra gelecek olan nesillere aktarmak için büyük bir
gayret ve özen göstermişlerdir.
İslam bilginlerinden İbni Hazm’ın, şöyle söylediği kaydedilmektedir:
“Ahiret iyiliğini, düzgün yaşayışı ve bütün faziletleri kazanmak isteyen
kişi, Hz. Muhammed’i örnek alsın. Çünkü Rasülullah, bütün hayırlarda en
ileridedir. Allah onun ahlakını övmüş, faziletleri en mükemmel şekliyle
onda toplamış ve onu her türlü kusurlardan arındırmıştır.”[2]
O
Yüce Peygamber asırlar öncesinde günümüze hitap ederek bizleri
uyarmıştır. Şimdi gündüz arabanızla yolda giderken, karşı yönden gelen
bir sürücü farlarını yakarak sizlere bir şeyler anlatmak istese ne
yaparsınız? Ne düşünürsünüz? Bu karşıdan gelen sürücü beni tanımadığı
halde niçin böyle bir davranış içine girmiştir? Bana ne anlatmak
istemiştir? Belki de karşıdan gelen sürücü yolda bir polis aracının
olduğunu, kontrol olduğunu, radarla hız kontrolü yapıldığını haber
veriyorsa, farlarını yakıp beni uyardı diye o kimseye teşekkür mü etmek
lazım yoksa yaktığı farların ışıkları gözlerimi rahatsız etti diye
kızmak mı?
İşte kendisini kendimize rehber, müjdeci, kurtarıcı ve ölçü olarak
aldığımız o yüce peygamber de, hayat yolunda önümüze çıkacak engeller
gelmeden önce bizi hadisleriyle güzel bir şekilde uyarıyor.
Peygamber Efendimiz bize kim olduğumuzu, nereden gelip nereye
gittiğimizi öğreten; neye hangi gözle bakmamız gerektiğini anlatan; en
iyiye ve mükemmele nasıl ulaşacağımızı belleten bir peygamberdir.
Kısacası fani ömrü en iyi şekilde değerlendirmenin yolunu, dünya
hayatında başarılı olmanın yöntemini gösterendir.
Sözlerin en hayırlısının Kur’an-ı Kerim, gidilecek yolların en iyisinin
kendi yolu olduğunu kesin bir dille söyleyen; Allah’ın kitabını elimize
alarak kendi yoluna düşmemizi, Kitabullah’ı okuya okuya, buyruklarını
yapa yapa izinden gitmemizi tembih eden O’dur. Böyle yaptığımız takdirde
hiçbir yanlışa düşmeden, bizi yutmayı bekleyen kurtlara yem olmadan
yolun sonuna varacağımızı hatırlatan O’dur.
Gösterdiği yolun Cennet’e çıkacağını, ama daha önce sarp dağlardan,
taşlı, dikenli yerlerden geçileceğini bildiren yine O’dur. Zahmetli de
olsa bu yoldan gitmeye bakın, diyen de O dur. Daha düz ve cazip, adeta
güllük, gülistanlık görünen ikinci bir yoldan daha bahsederek o yolun
cehenneme çıktığını söyleyen ve o yola girmeyin diye sıkı sıkı tembih
eden de O’dur.
“Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmıştır; cennet ise, nefsin
istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.”
[4]
Rasül-i Ekrem Efendimiz’in cevâmiü’l-kelim nitelikli
beyanlarından olan bu hadis-i şerif, nefse karşı verilecek mücahedenin
önemini ve neticesini çok özlü ve düşündürücü bir şekilde ortaya
koymaktadır. Azab yeri olan cehennem nefse hoş gelen haramlarla sarılıp
süslenmiştir. Nefsin istekleri yerine getirilirse, gidilecek yer
cehennemdir. Aşırı istekler (şehvetler), peşine düşenleri örümcek ağı
gibi cehenneme çeker götürür. Bunların nefse hoş gelmesine aldanmamak
gerekir. Çünkü arkası ateştir, azaptır.
Cennet, ebedî mutluluk yurdudur. Ona nefis açısından bakıldığı zaman,
başlangıçta nefsin hiç de hoşlanmadığı ibadet, fazilet ve
fedakarlıklarla perdelendiği görülür. İnsan nefsi, bu güçlüklere
katlanmak istemez. Ancak gerçek mutluluk, geçici zorluklara katlanıp o
perdeleri arayabilmektedir. İşte nefisle mücadele bu noktada
odaklaşmaktadır. Mücahede bu noktada büyük bir önem ve anlam
kazanmaktadır.
Nefis kendi başına bırakılırsa, gerisini düşünmeden hoşuna giden
şeylerin peşine düşer. Halkımız bu gidişin duygusallığını “Kızı kendi
gönlüne bırakırsan ya davulcuya varır ya da zurnacıya” sözüyle pek güzel
belirtir. Görünüşe aldanmamak gerektiğine de bir edibimiz “zehiri
teneke kupayla sunmazlar” sözüyle dikkat çeker. Duyguları akıl, tecrübe
ve vahyin ışığında uyarmak, ciddi ve meşru işlere yönlendirmek
gerekmektedir. Zira gerçek ve sürekli mutluluk yani cennet böyle bir
mücahede ile kazanabilecektir.
Nefsin istekleri ne kadar cazip de olsa onlara boyun eğmemek, ibadetler
ve diğer buyruklar nefse ne kadar zor ve ağır gelse de onları seve seve
yapmak gerektiğini bize o anlattı.
“Cennet size ayakkabı bağınızdan daha yakındır, cehennem de öyle”
[6]
diyerek cennetin de, cehennemin de bize pek yakın olduğunu hatırlattı.
Tercih edeceğimiz hayat tarzına göre cennete de cehenneme de kolayca
girebileceğimizi O anlattı. İnsanın cennete de cehenneme de aynı
yakınlık ve uzaklıkta olduğu, seçip benimseyeceği yaşama tarzı, atacağı
adımlarla her ikisine de ulaşmakta zorlanmayacağı, Peygamber
Efendimiz(in bu özlü ifadesinden anlaşılmaktadır. Bizden cenneti ve
cehennemi ayaklarımıza temas ediyormuş gibi düşünmemiz istenmekte ve
tabii ona göre sürekli bir mücahede içinde olmamızı o teşvik etti.
[7]Yapacağımız
işlerde, hatta söyleyeceğimiz sözlerle cenneti veya cehennemi kolayca
kazanabileceğimizi gösterdi:
“Söylediğiniz güzel bir söz sebebiyle Allah’ın hoşnutluğunu
kazanabileceğimizi, iyice düşünüp taşınmadan söyleyeceğimiz bir söz
sebebiyle de cehennemi boylayabileceğimizi”
hatırlattı.[8]
Bir
gün Peygamber Efendimiz ikindi namazını henüz kıldırmıştı. Selam verir
vermez yerinden kalktı, safları yararak süratle arkaya doğru gitti ve
evine girdi. Onun sakin, yumuşak ve ağır başlı haline alışık olan
sahabiler, fahr-i kainat’ı böylesine telaşlı görünce derin bir hayrete
düştüler. Acaba hangi önemli şey Rasülullah’ı telaşlandırdı, diye
endişeyle beklediler. Allah’ın Rasülü çok geçmeden geri döndü. Ashabının
merakla kendisine baktığını görünce onlara durumu şöyle açıkladı:
“Sadaka olarak dağıtılmak üzere eve bir miktar altın (veya) gümüş
bırakmıştım. Namazda onu hatırladım. Bu malın beni hayırda acele
etmekten alıkoymasını istemedim ve hemen dağıtılmasını emrettim.”
[9]
Hazreti Peygamber’in bütün hal ve harekâtını son derece dikkatle izleyen
sahâbiler, onda görmeye alıştıkları sakin ve ağırbaşlı tavırlar dışında,
aceleci, telaşlı bir hâl gördüler mi, “nahoş bir şey mi var acaba?” diye
meraklanırlardı. Bu kez de öyle olmuştu. Hz. Peygamber’in selam
verir-vermez mihrabı hemen terk edip sür’atle odasına gitmesi ashâb-ı
kirâmı endişelendirmişti. Peygamber Efendimiz ise, hayır işlemekte ne
derece acele davranılması gereğini hem hareketi hem de sözüyle ortaya
koymak suretiyle ashâbını bir yandan teskin ederken bir yandan da
eğitiyordu.
Hz.
Peygamber’in, “beni alıkoymasından hoşlanmadım” beyanını, “Allah’ı
anmaktan, O’na yönelmekten alıkoymasından hoşlanmadım” anlamında
yorumlamak ve “Öyle babayiğitler vardır ki, onları ne bir ticaret ne de
bir alış-veriş Allah’ı anmaktan alıkor.”
[10]
ayetiyle ilgi kurmak mümkündür. “Beni alıkoymasından hoşlanmadım”
sözünü, “ahirette yoluma mâni olmasını istemedim” şeklinde anlamak da
mümkündür. Fakat hayır işlemekte acele davranmamaktan, hele canım ne
acelesi var, dağıtırız, yaparız gibi tembel bir duygu ve tavra
alıştırmasından hoşlanmadım, manasına anlamak belki konu ile ilgisi ve
Müslümanların hayrı geciktirmemeyi öğrenmesi açısından daha isabetlidir.
Zira altın-gümüş gibi kıymetlerin insana cimrilik ve sürekli ekonomi
düşüncesi telkin ettiği, ibadet esnasında bile zihni meşgul ettiği
bilinen bir gerçektir. Yapılacak hayrı, verilecek sadakayı
geciktirmemek, bu duygulara kapılmaktan insanı kurtarır.
[11]
Peki biz kendimize örnek aldığımız Hazreti Muhammed Mustafa (sav) gibi
böyle bir ikindi namazı kıldık mı? Yani namazda hatırımıza,
yapabileceğimiz bir hayrı çabuklaştırmak için bir çabaya girdik mi?
Dağıtacağımız zekatımız namazda aklımıza gelip de, onun dağıtılması için
birilerine talimat verebildik mi?
Yoksa namazda aklımıza böyle hayırlar gelmiyor mu? Namazda biz örnek
aldığımız o yüce insan gibi sadaka ve zekatların hemen yerine ulaşması
için gayret gösterebiliyor muyuz?
Şimdi bizler, kendimize rehber, kurtarıcı, müjdeci, örnek ve ölçü
aldığımız O Yüce Peygamberin sözlerinden, hadislerinden hareketle kendi
kendimize, bir köşeye çekilerek bazı sorular soralım.
Bizim en önemli meselemiz, iyi bir Müslüman, iyi bir mü’min
olabilmektir. Mü’min olabilmek için de kendimizi her an hesaba çekmemiz
yani düşünce ve davranışlarımızı her an kontrol etmemiz gerekmektedir.
Peygamber Efendimiz bu konuda bize şunları söylüyor:
“Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır”
[12]
Diğer bir söyleyişle, akıllı adam kıyamette hesaba çekilmeden önce
kendini dünyada hesaba çeken kişidir. Hz. Ömer’in konuyla ilgili sözü ne
kadar güzeldir.
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. Allah’ın huzurunda
vereceğiniz o büyük hesaba kendinizi şimdiden hazırlayınız. Kendini daha
dünyada iken hesaba çekenlerin ahiretteki hesapları kolay geçecektir.”
[13]
Kendini hesaba çekmenin çeşitli yolları vardır. İnsan kendi kendine bazı
sorular sormak ve bu soruların cevabını aramak suretiyle de nefis
muhasebesi yapabilir.
Peygamber Efendimiz bizim için örnek, rehber, kurtarıcı, müjdeci ve
ölçüdür demiştik. Şimdi yaşadığımız Müslümanlık ile, kendimize örnek
aldığımız Hz. Muhammed’in ölçülerini karşılaştırarak, Müslümanlığımızın
derecesini ölçmeye çalışalım.
Bir
köşeye mi çekiliriz, yoksa nerede olursa olsun hafif bir tefekküre mi
dalarız onu sizlere bırakıyorum. Ancak Müslümanlığımızın yüzdesini
öğrenebilmek için madde madde soracağımızı soruları kendi nefsimizde
değerlendirmenizi istiyorum.
Madem Peygamberimizi çok seviyoruz, onu adı anıldığında büyük bir coşku
ile salat ve selam gönderiyoruz, şefaatine kavuşmak için dualar
ediyoruz. O halde biz ne kadar peygambere yakınız, peygamber bize ne
kadar yakın….
Oğlumuza, kızımıza bir iş buyurduğumuzda, o işin zamanında ve dediğimiz
gibi olmadığını görünce tepkimiz nasıl oluyor? Emrettiğimiz, yapılmasını
istediğimiz işin yerine getirilmemesi bizi mutlu mu ediyor, yoksa mutsuz
mu? Bir beşer olarak, kendi canımızdan, kendi kanımızdan meydana gelen
evlatlarımıza, olumsuz tepki gösterebiliyor, azarlayabiliyor hatta
onları maddi olarak incitebiliyoruz.
Peki aynı şeyi Rasülullah bize söylüyor, biz yapmadığımız takdirde bir
an kendimizi Peygamberimizin yerine koyuyor, acaba hükmü doğru olarak
verebiliyor muyuz?
Şimdi küçük bir denemesini yapalım. Kendimize sorular yöneltelim.
Cevaplarını da kendimiz vermeye çalışalım. Ama cevap vermeden önce
Peygamberimizin bu konudaki fikirlerini, hadislerini de dikkate alalım.
İşte birinci soru geliyor:
1)
ACABA BEN KONUŞTUĞUM ZAMAN FAYDALI VE HAYIRLI SÖZ SÖYLÜYOR MUYUM?
Çünkü Rasülullah (sav):
“….. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse komşusuna iyilik etsin.
Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a
ve ahiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin ya da sussun.”
[14]
buyurmaktadır.
Hadisimiz İslam ahlakının üç önemli konusunu ele almaktadır. Komşuya ve
misafire ikrama verilen önemin yanında konuştuğu zaman ya güzel konuşmak
yada susmanın tavsiye ediliyor. Her tavsiyenin başında Allah’a ve ahiret
gününe inanıyorsa diye konunun önemi üç defa vurgulanıyor.
Konuşmak isteyen kimse önce düşünmelidir. Söyleyeceğim sözün kendisine
veya başkasına fayda getirip getirmeyeceğine bakmalıdır. Söyleyeceği söz
faydalı ise söylemeli, değilse susmalıdır. Çünkü faydasız söz hem
kendine, hem de başkalarına zarar verir. Susmak suretiyle zarardan
korunmak da bir faydadır.
Susmak, faydasız söylemekten çok daha faziletli o zaman…. Şöyle
kendimize bakalım. Bir gün boyunca başta eşimize, çocuklarımıza, cami
cemaatine, komşumuza, bakkalımıza, esnafımıza, köylümüze, işçimize,
memurumuza, amirimize faydalı ne söyledik? Kendimize ve başkalarını
faydası dokunmayan neler söyledik?
Faydasız konuşmalar çoğu zaman bizi günaha götürür. Manasını düşünmeden
söylediğimiz bir söz Allah Teala’yı gücendirebilir. İnsanları birbirine
düşürebilir. Unutmamalıdır ki, büyük günahları hazırlayan da gereksiz ve
faydasız konuşmalardır. Dilini tutan, kendini fenalıklardan korumuş
olur.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)
“Kendisini (doğrudan)
ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.”
[15]
buyurmaktadır.
Yeri gelince doğru ve faydalı söz söylemek ise bir ibadet olur. Yerinde
söz söyleyerek bir haksızlığı ortaya koymak, insana Allah rızasını
kazandırır.
Peygamber Efendimiz bu üç ahlak esasından her birini ortaya koyarken
“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa” buyurmakla bu konuların
önemin belirtmek istemiştir. Esasına bakılırsa, Allah’a ve ahiret gününe
iman eden kimselerin yapması gereken davranışlar bunlardan ibaret
değildir. Rasülullah Efendimiz bu üç tavsiyeyi tutan kimselerin mükemmel
bir imana sahip olduklarını anlatmak istemiştir.
Demek ki konuştuğum zaman hem kendime hem de başkalarına fayda verecek
sözler söylemeliyim. Aksi halde konuştuğum her faydasız ve zararlı sözün
hesabı benden sorulacaktır. Çünkü Allah Teala benim yanımda beni
gözetleyen, konuştuğum zaman her sözü yazmaya hazır vaziyette bekleyen
bir melek bulunduğunu haber vermektedir.
“Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı
(melek, onun sözlerini ve işlerini) kaydetmektedir. (İnsan), hiçbir söz
söylemez ki yanında kendinizi gözetleyen, dediklerini zapteden (bir
melek) hazır bulunmasın.”[17]
Bunun biz canlı örmeklerini dünya hayatında görmekteyiz. Haber
programlarında, bir işini yaptırmak isteyen vatandaştan rüşvet isterken
görüntülenen, kayıt altına alınan insanlara “Niye falancadan rüşvet
aldın? diye sorulunca, o kimseyi tanımadığını söylemekte, hatta bu
kimseyi ilk defa şimdi gördüğünü ifade edebilmekte, ancak kendisine
kaydedilen görüntüler ve konuşmalar izlettirildiği zaman söyleyecek,
konuşacak söz bulamamaktadır.
Müjdecim, kurtarıcım, rehberim, peygamberim dediğimiz ona uymayan ölçü
hayat bile teperim dediğimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sav)’e inen
Kur’an-ı Kerim ve çoğumuzun Cuma geceleri geçmişlerimizin ruhuna okuduğu
Yasin suresinde, biz farkında olmadan neler okuyoruz bakın bir
dinleyelim. Yukarıda rüşvet alırken görüntülenip, daha sonra inkar
eden; ama çekilen görüntüleri izledikten sonra ağzı dut yemiş bülbül
gibi kilitlenen insanlar hakkında, Cenab-ı Allah ne buyuruyor? Kıyamet
sahnelerinden bir sahneyi arz ediyor. Dünyada iken bizleri ikaz ediyor.
“O
gün onların ağızlarınızı mühürleriz. Neler yaptıklarını bize elleri
anlatır, ayakları da şahitlik eder.”
[18]
Allah Teala’nın gönderdiği son nebi, son rasül Hz. Muhammed (sav)
ağızların mühürleneceği, ellerin konuşacağı ve ayakların şahitlik
yapacağı gün gelmeden, bizleri asırlar öncesinden uyaran, ileride
tehlike var, radar var diyerek bizleri, yolda uyaran sürücü gibi
uyarıyor. Eğer bu uyarıya kulak verir ve kendi üzerimize alır isek, bu
işten kârlı çıkacak biz oluruz. Aman canım sen de dersek, o gün gelmeden
önce tedbirimizi almazsak vay halimize….
O
halde ben, Allah’a da inanıyorum, ahirete de inanıyorum. İnsanlara fayda
verecek bir şey söyleyeceksem, susmalıyım. Amel defterimi, aleyhime
olacak sözlerle doldurmamalıyım. Konuşacağım her faydasız söz kalbimin
katılaşmasına, benim Allah’tan biraz daha uzaklaşmama sebep olacaktır.
Öyleyse ben faydamı ve zararımı bilmeliyim.
Enes (ra)’den rivayet edildiğine göre Rasülullah (sav) şöyle buyurdu:
“Mi’rac’a çıkarıldığımda ben bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve
göğüslerini tırmalayan bir topluluğun yanından geçtim.
-
Ey
Cebrail! Bunlar kimlerdir? diye sordum.
-
Bunlar, (gıybet etmek suretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların
şeref ve namuslarıyla oynayanlardır,
cevabını verdi.[20]
Peygamber Efendimiz, baştan sona mucizevi bir ortamda cereyan etmiş olan
Mirac olayında, müşahede ettiği bazı hususları haber vermiş
bulunmaktadır. Hadisimiz, Efendimizin bu kabil gözlemlerinden bir
sahneyi bize aktarmaktadır.
Aslında tırnaklarıyla yüz ve göğüslerini tırmalamak, yaralamak özellikle
câhiliye döneminde ağıtçı kadınların yaptıkları harekettir. Maalesef bu
yaka-paça ölüye ağlamak demek olan niyâhâ âdetinin
yurdumuzun değişik yörelerinde kadınlarımız arasında halen devam ettiği
de acı bir gerçektir.
İşte Peygamber Efendimiz, Mi’rac esnasında bu cahiliye kadınları gibi
demir tırnaklarıyla yüz ve göğüslerini tırmalayan bir topluluk görmüş ve
bunların kimler olduğunu Cebrâil (as)’dan sormuş, Cebrâil de bu şekilde
azap olunan kimselerin, “gıybet edenler ve insanların şeref ve
namuslarıyla oynayanlar” olduğunu bildirmiştir.
Efendimiz’in bu beyanı, gıybetin ahirette ne tür bir cezaya sebep
olacağını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. O halde böylesine çirkin
ve cezası ağır olan gıybetten uzak durmaya çalışmak, her Müslüman’ın
özen göstermesi gerekli bir konu olmaktadır.
Müjdecim, kurtarıcım, rehberim, peygamberim, önderim dediğim, ona
uymayan ölçü hayat bile olsa teperim dediğim adı güzel kendi güzel Hz.
Muhammed (sav), Allahü Teala ile görüştüğü Mirac hadisesinde biz
ümmetini uyarıyor. Yolda giderken ilerde radar var, hızına dikkat et,
yoksa cezayı yersin anlamında bizi farlarını yakıp söndürerek uyaran
sürücü gibi, siz de benim miracta gördüğüm insanlar gibi olmak
istemezseniz, cehenneme girmek istemezseniz, uyarılarıma dikkat
edersiniz, diyor. Yani dedikodu ederek, gıybet ederek, insanların
etlerini yemek suretiyle şeref ve namuslarıyla oynayanlar, bu şekilde
akıbetlerini göreceklerdir. Eğer hala bu hadis-i şerifi okuyup,
dinledikleri halde aynı kötülüğe devam edenlerin vay haline diyerek
bizleri uyarıyor.
O
halde ben de Müslüman kardeşlerimin bulunmadığı yerde, kendilerinde olan
bazı kusurları söyleyerek bu kardeşlerimi çekiştirirsem, sözlerimi
duydukları zaman üzülürler. Şayet ben insanları, duydukları zaman
üzülecekleri sözler söyleyerek çekiştirirsem, hem onların kalbini kırmış
hem de gıybetlerini yaparak günah kazanmış olurum. Böyle bir şeyi
kesinlikle yapmamalıyım.
Müslümanlığımızın derecesini ölçmeye devam ediyoruz. Hazreti Peygamberin
ölçülerine göre ne kadar Müslümanız sorusuna cevap arıyoruz. Eğer bunu
soracağımız beş soru ile test edecek olursak ve her sorunun doğru
cevabını yüzde yirmi ile hesaplarsak şu ana kadar iki soru sorduk ve iki
sorunun tam cevabını aldık. Dolayısıyla yüz üzerinden beş soruda ikiyi
doğru cevaplamış olduk.
Yani birinci sorunun cevabında; artık konuştuğumuz zaman faydalı ve
hayırlı söz söyleyeceğiz. İkinci soruya da gıybet yapmamaya söz
veriyoruz. Böylece % 40’lık bölümü başarı ile tamamladık. Geldik geriye
kalan % 60’lık bölüme… Şimdi üçüncü soruyu sorup cevaplandırmaya
çalışacağız.
“Boş ve faydasız şeylerden yüz
çevirmeleri gerektiğini”
[22]
söylüyor. Üstelik dinlediği sözlerden dolayı kulaklarının sorumlu
olduğunu belirtiyor.
Kurtuluşa eren mü’minlerin vasıflarının tek tek sayıldığı Mü’minun
suresinde, onların namazda huşu içinde oldukları bildirildikten sonra
hemen ikinci vasıf olarak “Boş ve faydasız sözlerden yüz
çevirdikleri” ifade buyurulmaktadır. Bir anlamda, boş ve faydasız
şeylerden yüz çevirmenin günlük hayatın huşuu demek olduğuna dikkat
çekilmektedir. Namazda gönül huzuru ne ise, günlük hayatta da boş
laflardan uzak kalmak odur. Yani insana aynı duruluğu ve huzuru yaşatır.
Ancak şu da bir başka gerçektir ki, namazda huşu’ nasıl her zaman
yakalanmazsa, boş ve faydasız sözlerden uzak kalabilmek de o kadar
zordur. Bu yönüyle de aralarından bir benzerlik bulunmaktadır.
Başarılabilmesi halinde her ikisinin de mü’mine kazandıracağı mutluluk
ve seviye gerçekten son derece büyüktür.
“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların
hepsi o (yaptığı) ndan sorumludur.”[24]
Gıybet etmenin, herhangi bir Müslümanı, hoşlanmayacağı şeyleri
arkasından söyleyerek çekiştirmenin haram olduğunu biliyoruz. Burada
ise, bizzat kendisi gıybet etmemekle beraber, başkasının yaptığı gıybeti
dinlemenin de yasak olduğunu öğrenmekteyiz. Böyle bir durumla
karşılaşınca yapılacak ilk iş, bir yolunu bulup bu gıybet olayına mâni
olmaktır. Hadisimiz işte böylesi bir müdâhalenin yani gıybeti yapılan
Müslümanı savunmanın, ahiretteki sonucunu bildirmektedir.
Öyleyse ben Rasülullah Efendimiz’in tavsiye ettiği gibi, ya din
kardeşimin haysiyetini, ırz ve namusunu, onu çekiştirenlere kaşı
korumalıyım veya böyle meclislerden kalkıp giderek tavrımı koymalıyım.
Hemen hemen her gün ve saatte yaşadığımız bir olaydır. Bir dost
meclisinde, bir kahve toplantısında, hanımların bir araya geldiği altın
günlerinde vb. toplantılarda, ya gıybet yapılır ya da gıybet dinlenir.
Peki gıybet’e Kur’an nasıl bakıyor? Biz mü’minleri hangi tehlikelerin
beklediğini haber veriyor? Gıybet yapılırsa gıybet edenin ve edilenin
durumu ne olacaktır? İşte bu soruların cevabını bakın Allahü Teala bize
nasıl haber veriyor?
“
Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Zira zannın bazısı günahtır.
Birbirinizin kusurunu araştırmayın ve bazınız bazınızı gıybet etmesin.
Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bak hemen ondan
tiksindiniz. Allah’tan korkun, şüphesiz Allah tövbeleri kabul edendir,
çok merhametlidir.”
[25]
Hüsn-ü zan;
her şeyi iyiye yorma, her şeyin iyi tarafını görmedir.
Sû-i zan
da; bunun tam tersidir.
Bu
zan’na bir örnek verelim: İki arkadaş bir köşe başında durmuş karşıdan
sallanarak gelen ve elinde de gazete kağıdına sarılı bir şişe olan adam
görüyorlar. Birisi şöyle diyor; “Adama bak, akşama kadar meyhanede
içmiş, doyamamış eline bir şişe almış içmeye devam ediyor.” Diğer
arkadaş ise; “ Adam akşama kadar ayakta çalışmış, yorgun düşmüş akşam
da çocuğuna süt götürüyor.” Bu arkadaşlardan ikisi de o şahsı
içerken görmediler. Birisinin ki “hüsnü zan”, diğerinin ki
“sûi zandır”. Hüsn-ü zanda bulunan her zaman sevap alır. Sûi zanda
bulunan ise, dediği doğru olsa bile günaha girer. Çünkü gözü ile
görmediği bir konuda karar vermiştir.
Efendimiz
“gıybet için yapılan söz denize karışsa bulandırır”
[26]
Gıybetin rüzgarların kokusunu bile değiştireceğine işareten bir gün
rüzgarda kötü bir koku hissedilince Efendimiz “Bu koku insanların
gıybetini yapanların kokusudur”[27]
buyurmuştur.
Efendimize “Gıybet nedir?” denildiğinde “Kardeşinin
hoşlanmadığı şekilde onu anmandır”
İnsanlar birbirlerinin yüzlerine karşı söyleyemedikleri sözleri niçin
söylerler? Sevdiği, konuştuğu kardeşi bu çirkin sözleri niye yüzüne
karşı söyleyemez? Günümüzün gelişen teknolojisinden istifade ederek,
bazı kişiler cep telefonlarına mesaj göndererek, meramlarını ifade
edebilmektedirler. Kişilerin şeref, haysiyet ve namuslarına dil
uzatabilmektedirler.
Rasülullah (sav):
“Kim din kardeşinin haysiyetini, ırz ve namusunu,
onu çekiştirenlere karşı korursa Allah da onu kıyamet gününde korur.”
[30]
O
zaman başkalarının yapmış olduğu gıybeti dinlemeyeceğiz ve din
kardeşimizin şeref ve haysiyetine dil uzatıldığı zaman sessiz
kalmayacağız. Böylece üç soruyu tamamladık. Eğer gıybet dinlememeye de
söz verdiğimiz takdirde, müjdecim, kurtarıcım, rehberim, peygamberim
dediğimiz, peygamberimizin ölçülerine göre Müslümanlığımızın derecesi
yükselecektir. % 40 olan başarı yüzdemiz şimdi bu üçüncü madde ile
birlikte % 60’a yükselecektir.
Şimdi de dördüncü soruya gelelim. Bu soru ve alacağımız cevap da son
derece önemlidir. Çünkü biz faydalı söz söylemeye, gıybet, dedikodu
yapmamaya söz verdikten sonra bir de gıybeti dinlememeye ve dinleyenleri
de önlemeye söz vermiştik. Bakalım dördüncü maddede ne var?
4)
ACABA BEN İNSANLARIN ARASINI BOZMAK İÇİN SÖZ TAŞIYOR YANİ KOĞUCULUK
YAPIYOR MUYUM?
Peygamberimiz Efendimiz (sav)’in
“Koğuculuk yapan cennete giremez”
[31]
buyurduğunu, insanların arasını bozmak için laf taşıyanların
kabirlerinde azap göreceklerini söylediğini unutmayalım. Konuyla ilgili
şöyle bir hadis rivayet ediliyor:
“İbn Abbas (R.Anhüma) anlatıyor: Rasülullah (sav) (bir gün) iki kabre
uğradı ve:
“(Bunlarda yatanlar) azab çekiyorlar. Azapları da büyük bir günahtan
değil” buyurdular. Sonra sözlerine şöyle devam ettiler:
“Evet! Biri, nemimede (laf getirip götürmede) bulunurdu. Diğeri de idrar
sıçrantısına karşı korunmazdı.” Aleyhisselatü vesselam sonra yaş bir
hurma dalı istedi. İkiye böldü. Birini birinin üzerine dikti, birini de
öbürünün üzerine dikti. Sonra da:
“Belki bunlar yaş kaldıkça azapları hafifler.”
buyurdular.[32]
İnsanların arasını bozmak, onları birbirine düşürmek maksadıyla söz
getirip işini çokça yapan, onu iş edinmiş olana nemmâm denildiği onun da
cennete giremeyeceği çok kesin bir şekilde ifade buyurulmaktadır.
Halkımızın ifadesiyle “müzevirlik yapmak”,
“koğuculuk etmek” demek olan nemime, iki kişinin arasına
bozma amacına dayalı olması dolayısıyla gıybetten ayrılır. Çünkü gıybet,
orada olmayan bir kimseyi hoşlanmayacağı bir şey ile anmaktır. Gıybette
bozgunculuk maksadı bulunması şart değildir. Nemime insanların
birbirleri hakkında söyledikleri sözlerin, onların yanında veya
gıyabınca aralarını bozmak maksadıyla diğerine nakledilmesi demektir.
Aslında nemime, birinin sözünü onun gıyabında hakkında söz edilmiş olan
kimseye götürüp “falan senin hakkında şöyle şöyle diyor” şeklinde
konuşmaktır. Kişinin gıyabında olması yönüyle gıybete benzer ise de,
sözü söyleyen ile nakledilen kişinin arasını bozma niyeti onu gıybetten
ayırır. Bu haliyle nemime, gıybetten daha ağır bir günahtır.
Peygamberimizin kabirlerini ziyaret ederek, haklarında konuştukları iki
kişiden biri olan koğucunun mezarında da rahat olamayacağı, azaba tabi
tutulacağı bildirilmektedir. Peygamber Efendimiz’in, kabirlerinde azab
gören o kişi hakkında “Azab görmeleri büyük bir günah sebebiyle de
değil” buyurması, “onlara göre büyük olmayan” demektir. Yoksa
gerçekten “büyük bir suç olmayan” demek değildir. Esasen
Peygamber Efendimiz de “Evet, aslında günahları büyüktür”
buyurmak suretiyle durumu açıklamış oluyor.
Nitekim işledikleri günahları ve hataları önemsemeyen, basite alan ve
küçük gören çok insan vardır. Hadisimizdeki iki kişinin de bir anlamda,
söz ve idrar damlacıkları arasında bir ilgi kurarak, “Bir iki söz
değil mi, bir iki damlacık değil mi ne çıkar bundan” anlayışı içinde
davrananlardan olduklarına işaret edilmektedir. Hatasını küçük görme
halet-i ruhiyesine Hz. Aişe validemize iftira edilmesi olayı dolayısıyla
yüce kitabımızda şöyle işaret buyurulur.
“Siz önemsiz olduğunu
sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.”
[33]
Hadisimizden, koğuculuk niyetiyle ağızdan çıkacak kelimelerin, ortalığı
berbat etmek bakımından idrar damlacıklarına benzetildiği izlenimini
edinmek mümkün gözükmektedir. Bu da bizi, nemimenin mutlaka korunulması,
temizlenilmesi gereken bir pislik olduğu sonucuna götürür.
Rasülü Ekrem Efendimizin yaş bir hurma çubuğu isteyip onu ikiye
ayırdıktan sonra, “Bunlar yeşil kaldıkça belki azapları hafifler”buyurarak o iki mezarın üzerine diktiği kaydedilir. Bu da
Efendimizin günahkarlara karşı olan şefkatinin bir göstergesidir. Aynı
zamanda kabristanların ağaçlandırılması ve yeşillendirilmesini
teşviktir.
Evet, artık bu kadar geniş bir açıklamadan sonra kim koğuculuk yaparak,
kendisine cenneti haram kılmak ister. Bizim mücadelemiz, bütün
gayretimiz, ibadetlerimiz hep cenneti kazanmak için değil midir? O halde
peygamberimizin ölçülerine göre Müslümanlığımızın kalitesini bulmak için
yaptığımız hesaplamayı hatırlarsak, koğuculuk yapmaktan da
vazgeçtiğimize göre, % 80’e çıkmıştır. Artık geriye % 20 lik bir oran
kalmıştır.
Şimdi % 80 müslüman olan bizlerin son bir gayretle bir soru da sorarak
ve cevabını da doğru olarak vererek bunu % 100’e çıkaralım. İşte son
soru da geliyor:
5)
ACABA BEN YALAN SÖYLÜYOR MUYUM?
Halbuki benim müjdecim, kurtarıcım, rehberim, peygamberim, önderim
dediğim, kendime ölçü olarak aldığım Peygamberim, yalancılığın,
Müslümana yakışmayacağını, bunun münafıkların huyu olduğunu, görmediği
bir rüyayı gördüm diye anlatmanın bile yalancılık sayıldığını
[35],
yalancının önünde sonunda cehenneme gireceğini haber veriyor:
Abdullah İbn Mes’ud (ra)’den rivayet edildiğine göre Nebi (sav) şöyle
buyurdu:
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir.
İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında
sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık yoldan çıkmaya (fucûr)
sürükler. Fucûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince
Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.”
[36]
Hadiste, yalan konuşa konuşa insanın yalancılığı adeta meslek edineceği,
yalana iyice alışacağı, yalana alışan insanın da fücur denilen her türlü
kötülüğe hazır hale geleceği bildirilmektedir. Fücurun ise insanı
cehenneme götüreceği anlatılmaktadır. Bu tesbit, yalan konusunda son
derece dikkatli olunması için çok ciddi ve açık bir uyarıdır. Yalanın
küçüğü büyüğü olmaz demektir. Ayrıca yalancılığın ve sahteciliğin
İslam’da yeri olmadığını ortaya koymaktadır.
Yalancılığı âdet edinen kişinin Allah katında “kezzâb” diye
tescil edilmesi, yalanın insanı ne kadar ağır ve kötü bir duruma
düşürdüğünü göstermektedir. Ahirete ait sonuç ise, cehennem olmaktadır.
Müjdecim, kurtarıcım, rehberim, peygamberim dediğim ve kendisine uymayan
ölçü hayat bile olsa teperim dediğimiz o yüce insan, bizi münafık
olmaktan korumak için bakın, münafıkları nasıl tarif ediyor:
“Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur.
Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar o kişide
münafıklıktan bir sıfat bulunmuş olur:
Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona ihanet eder. Konuştuğunda
yalan söyler. Söz verince sözünden döner. Düşmanlıkta haddi aşar,
haksızlık yapar.
[38]
Hadiste geçen nifak, inançta iki yüzlülüktür. Yani içinden inanmadığı
halde inanıyormuş gibi davranmak demektir. Böylesi bir inanç
sahtekarlığının dışa vurumunun dört yolu hadisimizde teşhis
edilmektedir. Bu dört huyun hepsinin birden bir kişide bulunması o
kişinin tereddütsüz ve katıksız bir münafık olduğunu göstermektedir. Bu
dört huydan herhangi birinin kendisinde bulunduğu kişi, o huyu terk
edinceye kadar, münafıklıktan bir alamet taşımaya devam eder. Kişinin
münafıklığını gösteren işaretlerden biri de yalancılıktır.
Yalan konuşmayı, yalan dolanla iş çevirmeyi beceri ve başarı sayanlar,
bu hadis-i şerifin taşıdığı tehdit unsurunu iyice düşünmelidirler. Tabii
münafığın, kafirden daha beter bir durumda olduğunu unutmadan bu
değerlendirmeyi yapmalıdırlar.
Hadisimiz, bir bakıma yalanın haram kılınmasının gerekçesini de
gözlerimiz önüne sermektedir. Çünkü insanı münafık durumuna düşüren bir
huy elbette Müslümana yakışmaz. Müslümanın ondan uzak kalması gerekir.
Bizi bizden daha çok düşünen Rabbimiz’in yalan konusunda koyduğu yasağı
dikkate alıp ona göre doğru sözlü, dürüst bir Müslüman olarak yaşamaya
bakmak bizlere düşen en önemli görev olmalıdır. İzzet, şeref ve mutluluk
her konuda olduğu gibi bu mevzuda da yüce dinimizin koyduğu sınırlara
bağlı kalmakla sağlanabilir.
Emanete ihanet, sözünde durmamak, düşmanlıkta aşırı gidip haksızlık
etmek gibi hadisimizde zikredilen münafıklık alametlerinin her birinin
ne kadar büyük kusurlar olduğu ve onlardan uzak kalmanın ne kadar
gerekli bulunduğu günümüzde çok daha iyi anlaşılmaktadır. Kendi iç
güvenini büyük ölçüde kaybetmiş bir toplumun fertleri olarak, bu hadisi
herhalde en iyi biz anlamaktayız. “Temiz toplum” bu ahlaki ve
yaygın kusurlardan kurtulmadan nasıl oluşturulabilir ki?
Hadis-i şerifte sayılan dört alametten birincisi yani;
1.
Yalan söylemek;
sözün bozuk olmasına;
2.
Va’dinden dönmek;
niyetin bozukluğuna,
3.
Hıyanet;
fiilin, davranışın bozukluğuna,
4.
Düşmanlıkta haddi aşmak;
karakterin ve seciyenin bozukluğuna delalet eder.
Bu
alametler, bazen gerçekten Müslüman birinde bulunabilir. O takdirde o
kimseyi küfürle veya münafıklıkla mı itham edeceğiz? Halbuki bir
müslümanın kafir veya münafık olduğuna hükmetmenin caiz olmadığı, hatta
bunun haram olduğu konusunda ümmetin icmâi vardır. İmam Nevevi,
kendisinde bu nitelikler bulunan müslümanın münafığa benzediğini ve
münafıkların ahlakıyla ahlâklandığını fakat kafir ya da münafık
olmadığını söyler. Rasül-ü Ekrem Efendimiz, Müslümanların münafıklık
alametlerini adet ve ahlak haline getirmemelerini ihtar eder ve onları
bundan sakındırır.
O
halde ben de yalandan sakınmalıyım, şahsiyetli bir Müslüman olduğumu
hiçbir zaman unutmamalıyım.
Şimdi bu beş soruyu değerlendirdiğimiz zaman, hepsine olumlu cevap
verdiğimiz zaman Müslümanlığımızın derecesi % 100’e çıkmaktadır. Tabii
ki bu soruları arttırmak, farklı alanlarda sorular sormak mümkündür.
Ancak bu makale çerçevesinde bu sınırı da çizmek gerekir.
Evet, artık yalan söylemenin müslümana ait bir sıfat olmadığını da
öğrendik. Müslüman doğru olacak, Peygamber Efendimize cahiliye döneminde
söylenildiği gibi “el-Emin” diye anılacak. Adımızın Hasan,
Hüseyin, Ahmet, Mehmet olması ne kadar normal ve tabii ise, “el-Emin”
olmak da o kadar tabii ve normal olmalıdır. Hiçbir Müslüman, ben hem
müslümanım hem de bana güvenilmez demek istemez. Peki bu nasıl olur?
Müslümanın kardeşine yardım etmesi, güler yüz göstermesi, ihtiyacı
olduğunda karşılaması, sıkıntısı varsa sıkıntısını gidermesi onun
vasıflarındandır.
Hz.
Peygamber, söz ve fiillerinde insanlığın, hayatın her sahasına dair
takip edeceği misaller bulunan, yolundan gidenlerin, hayatlarını sevgi,
güzellik, huzur ve hayırla süsleyecekleri örnek insandı.
[41]
Kendisine Peygamberlik vazifesi verilmesinin ilk dönemlerinde,
üstlendiği görevin ağırlığını ve karşılaşabileceğini tahmin ettiği
gelişmelerin kaygısını çekerken, Hz. Hatice’nin söylediği şu sözler,
onun kişiliğini tanımak açısından oldukça önemlidir.
“…
Vallahi, Allah seni utandırmaz. Çünkü sen, akrabalarına bakarsın, sözün
doğrusunu söylersin, fakir ve muhtaçlara elinden gelen yardımı yapar,
hiç kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafirlere ikram eder,
onları ağırlarsın, Hak’tan gelen felaketler karşısında insanlar yardım
edersin.”[42]
Peygamberim de mü’minlerin tıpkı, bir binanın parçaları gibi birbirine
tutkun olmaları gerektiğini, Müslümanların din kardeşini düşmana teslim
etmeyeceğini, sıkıntıda ise sıkıntısını gidereceğini, darda ise elinden
bir birbirlerine tıpkı bir beden gibi sargın olacaklarını, birbirinin
derdiyle dertleneceklerini söylüyor.
“Müslüman
Müslümanın (din) kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu düşmana terk etmez. Kim
(din) kardeşinin bir ihtiyacını karşılarsa Allah da onun bir ihtiyacını
karşılar. Kim bir Müslümandan dünya sıkıntısını giderirse Allah da buna
karşılık ondan kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderir.
Kim bir Müslümanın ayıbını gizlerse Allah da kıyamet gününde onun
ayıbını örter.
[43]
Müslümanların kardeşliği İslamiyet itibariyledir. Nitekim Allah (c.c.)
Canlıların rızkını Allah üstlenmiştir. Onların sıkıntılarını ve
ihtiyaçlarını gidermek, onlara iyilik yapmaktır. Müslümana zulmetmek ve
onu zalimlerin eline terk etmek haramdır. Müslümanın ihtiyacını
karşılamak ve sıkıntısını gidermek için çalışmak Müslümanların
görevidir.
Konumuzla ilgili bir diğer hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle
buyuruyor:
“Birbirlerini sevmekte, karşılıklı acımalarında, esirgemelerinde
mü’minler, uzuvlarından biri hastalanınca diğer azalarının da
birbirlerini uykusuz ve ateş içinde bırakarak onun acısına ortak olan
vücut gibidir.”[46]
Benim Peygamberim aynı zamanda; “Sizden biriniz kendisi için sevip
arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda
iman etmiş olmaz.” buyuruyor.
Yine benim Efendim Müslümanların karşılıklı görevlerinden söz ederek
birbirinize selam verin alın, hastalandığınız zaman birbirinizi ziyaret
edin, ölenlerinizi defnedin, haksızlığa uğrayanlara yardım edin, davet
edenin davetine katılın, aksırana teşmit edin, diyor.
Acaba ben din kardeşlerime ne ölçüde yakınlık duyuyor, onlarla ne kadar
ilgileniyorum? Haksızlığa uğrayan kardeşime ne kadar yardım ediyor,
yanlarında ne ölçüde yer alıyorum? Kısacası ben onlara ne kadar değer
veriyorum?
Netice itibariyle benim Peygamberim Allah’tan aldığı buyrukları getirdi,
uymam ve uygulamam için ortaya bir hayat tarzı koydu. Bana, dünya
imtihanında başarılı olmanın yolunu ve usulünü gösterdi. Acaba ben onun
ortaya koyduğu hayat tarzını ne kadar benimsiyorum? Onun buyruklarına ne
kadar saygılı, sünnetine ne kadar bağlıyım? Hepsinden önemlisi, acaba
ben, onun koyduğu ölçülere göre ne kadar müslümanım?
Yaşadığımız hayatı yeniden gözden geçirelim. İçinde 24 saatimizi
geçirdiğimiz evimizin ne kadarı Muhammedî kokuyor, çocuklarımızla
münasebetimizde peygamberimizin şefkatini, merhametini onlara da
aktarabiliyor muyuz? Çocuklarla çocuk olabiliyor, onların dilinden
anlayabiliyor muyuz? Çocuklarımıza peygamberimizi tanıttık mı?
Babam, biz çocukken şöyle anlatırdı. “Oğlum biz sizi dedenizin yanında
sevemedik. O zaman bir babanın yanında çocuğunu öpmek, sevmek, okşamak
ayıp sayılırdı.” diye anlatırdı. Örf adına, adet adına ne kadar
yanlışlar yapılıyor.
Şimdi Asr-ı Saadet’e gidelim. Bakalım o zaman ile günümüz arasında nasıl
bir benzerlik var. Bu sorunu, Yüce Peygamberimiz nasıl çözmüş:
Aişe (r.anha) anlatıyor:
Çölde yaşayan bedevîlerden bir grup Rasûlullah (s.a.v.)’in huzuruna
geldiler ve:
-
Siz
çocuklarınızı öpüyor musunuz? diye sordular. Peygamberimiz:
-
“Evet”
buyurdu. Onlar:
-
Fakat biz, Allah’a yemin ederiz ki, onları öpmüyoruz, dediler.
Rasûlullah (s.av.):
-
“Allah sizin kalplerinizden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa, ben ne
yapabilirim ki”![49]
buyurdu.
Çölde yaşayan ve medenî davranışlardan uzak olan, katı kalpli, kabı
tavırlı kimselere a’rabî veya çöle mensup kişi anlamında
bedevî denilir. Bunlar zamanla Rasul-i Ekrem (s.a.v.)’in huzuruna
gelerek Müslüman olmuşlar ve İslam’ın getirdiği üstün değerleri
benimseyerek medenî bir hayata kavuşmuşlardır. Ancak bu değişim ve
gelişimin herkeste bir anda olduğu düşünülemez. Çünkü insanın alışık
olduğu âdetlerden, edindiği huylardan ve ahlâk haline getirdiği
davranışlardan bir anda vazgeçmesi mümkün olmayabilir.
Peygamber Efendimiz’in yanına gelen bir grup bedevî, Müslümanların küçük
çocuklarını öptüklerini ve sevip okşadıklarını görünce, buna şaşırarak:
Yoksa söz çocuklarınızı öpüyor musunuz? diye sormaktan kendilerini
alamamışlardır.
Şimdi benim iki tane kızım var. 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde,
İzmit’te kayınpederime ait 7 katlı evin üçüncü katında iken bina
depremde dümdüz oluyor. Tam 38 saat sonra eşim, iki kızım ve
kayınvalidemi Allah bize bağışladı. Kayınpederim vefat etti.
Kayınpederim 20 yıl Almanya’da çalıştı. Bütün parasını bir eve yatırdı.
Dört katlı idi. 3 Kat daha çıktı. Son katı teras katı olarak yaptı.
Bizler damadı, kızı, torunları, oğlu, gelini ziyaretlerine geldiğimizde
rahat edelim diye yaptı.
Eğer o binanın kendisine mezar olacağını bilseydi, yapar mıydı? Sizler
bu konferansa gelirken yolda kaza yapacağınızı bilseniz gelir miydiniz?
Evet, babam bizleri küçükken öpemediğinden yakınırken, ben onun
anlattıklarına göre şöyle düşündüm. “Oğlum biz çocuklarımızı dedenin
yanında öpemedik. Ama siz çocuklarınızı öpün, sevin, bizim yapamadığımız
güzellikleri siz yaşayın” şeklinde anladım. Ama yanlış anlamışım.
Çünkü ben kızlarımı babamın, annemin yanında sevince, babam anneme.
”Şu bizim Vehbi’ye söyle, fazla ileri gidiyor. Bıraksın da buradayken
biz sevelim. Onlar evlerine gidince sevsin” diyor.
Şimdi ben merak ediyorum. Bu davranışın hangi tarafı Peygamberî kokuyor?
Bu davranış gelenek kokuyor. “Biz büyüklerimizden böyle gördük. Onları
zamanında eleştirdik. Ama artık büyük biziz. Bizler her ne kadar onları
eleştirsek, davranışlarını beğenmesek de, onlar gibi davranmalıyız”
düşüncesi ne kadar da yanlış bir düşüncedir. Büyüklerimiz farkında
olmadan, yetiştiği ortamın kalıbına kendiliğinden giriveriyor.
Onun için sevin çocuklarınızı, öpün, koklayın. İnsan çocuğunu sevmek
için babasından, annesinden izin mi alacak? Babacığım diye kollarını
açarak size koşan yavrunuza, “Babam, annem var seni kucağıma alamam”
diye nasıl dersiniz? diyemezsiniz.
Çocuklarımıza karşı davranışımızda, aile münasebetlerimizde, evde
yaşayışımıza bir göz atalım? Hani bir gün kapımız çalınsa da
Peygamberimiz evimize gelse… Kendi getirdiği İslam dininin kaçta kaçını
yaşadığımızı bize sormaya, görmeye gelse…
Merak ediyorum.
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz
ziyaretinize gelse, Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı... Biliyorum ama böylesine şerefli
bir konuğa açacağınızı en güzel odanızı, Ona sunacağınız yemeklerin en
iyisi olacağını ve inandırmaya çalışacağınızı, Onu evinizde görüyor
olmaktan mutluluk duyacağınızı; Gerçekten evinizde ona hizmet etmekten
alacağınız hazzı.
Fakat söyleyin bana, Efendimizi evinize
doğru gelirken gördüğünüzde, Onu kapıda mı karşılayacaksınız? Yoksa onu
içeri almadan önce, aceleyle, bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk
saklayıp yerine Kur'an’ı mı koyacaksınız? Peki hala Amerikan filmlerini
seyredecek misiniz televizyonda? Yoksa kapatmaya mı koşacaksınız
aceleyle, O size kızmadan önce? Kim bilir?
Belki de ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını
mı dilerdiniz, Hatırlayamadığınız en son çirkin kelimeyi... Peki ya
dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız? Ve bunun
yerine ortalığa, kitaplığınızın raflarında tozlanmış, Hadis kitaplarını
mı çıkaracaksınız? Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz? Yoksa
telaşla ne yapayım diyerek, sağa sola mı koşturacaksınız?
Merak ediyorum: Eğer Peygamber
Efendimiz, Bir kaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa, yapmaya devam
edecek misiniz, her zaman yaptığınız şeyleri? Ailenizdeki sohbetler eski
halini koruyacak mi? Her yemekten sonra sofra duası etmeyi, yine zor mu
bulacaksınız? Hiç yüzünüzü asmadan, oflayıp puflamadan, her vakit
namazınızı kılacak mısınız?
Ya sabah namazı için, sıcacık
yatağınızdan, erkenden fırlayacak mısınız? Peki ya yine mırıldanacak
mısınız, her zaman söylediğiniz şarkıları? Ve okuyacak mısınız, her
zaman okuduğunuz kitapları? Peki bilmesine izin verecek misiniz,
aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri? Yoksa hiç bilmemesini mi
isterdiniz? Şöyle diyelim ya da:
Gideceğiniz her yere götürebilecek
misiniz Peygamberi de? Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?
Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla? Yoksa
hiç karşılaşmamalarını mı umardınız, Peygamberin ziyareti bitene dek
birbirleriyle?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle, Onun
kalmasını ister misiniz sizinle? Sonsuza dek, hep birlikte... Yoksa
rahat bir nefes mi alacaksınız, ziyareti bitip gittiğinde? Gerçekten
bilmek ilgi çekici olabilir değil mi? Bilmek ve düşünmek… Eğer bir gün
Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse yapacağımız şeyleri... Eğer bir
gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse, yalnızca birkaç günlüğüne
aniden çalsa kapınızı, Merak ediyorum neler yapacağınızı ...
BİR
GÜN KAPI ÇALAR
Sabahın erken saatlerinde... Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün
litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine
kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır.
İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapayım" diye geçirirsiniz...
Kapı Çalar...
Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza
atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini
yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız
vardır. "Artık canım sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok
merak ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız…
Kapı Çalar...
Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir.
Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu, hatta bütün gün sürer.
"Yaşamak ne güzel " dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken..
Kapı Çalar...
Çalmadan içiniz titremiştir zaten "O" dur gelen. Yüzyıllardır
bekliyormuş gibi koşarsınız kapıya. Oysa dün gece ayrılmışsınızdır.
Teninin tuzu hala dudaklarınızda, kokusu burnunuzda, sesi
kulaklarınızdadır. "Nerede kaldın?" dersiniz. "Öyle özlemiştim ki ..."
Sarılırsınız bir daha kopmamacasına, öpersiniz doyasıya, hayır hayır
doyamamacasına.
Kapı Çalar...
Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa
gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok, tam o sırada
bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla
zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi
kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir
metre.." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı....
Kapı Çalar...
Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden
izne çıkmıştır. "Oğlum benim.." diye hasretle kucaklarken göz
yaşlarınızı zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar...
Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter
gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...
Ve kapı çalmaz.
O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider
sizi, şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken; "Doğduğundan
beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama
o andan sonra diliniz dönmez. Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir...
Evet, biz o Yüce Peygamberi çok özledik. Bir gün kapımızı çalar diye
bekliyoruz. Evimiz her onu misafir etmeye hazır bir şekilde bekliyor.
Başta kendimiz, ailemiz, çocuklarımız hep onun izinde, onun yolunda.
Yani Peygamberimiz gelse hazırız değil mi? O Yüce insanı, “Hoş Geldin Ya
Rasulallah” İşte bu benim eşim, benim kızım, oğlum Ya Rasulallah..
Buyur, evimizin en güzel köşesini, en güzel odasını Senin için
hazırladık. Evimize şeref verdin demeye hazırız.
Sonuç olarak;
Hz. Peygamberi örnek almayı ve onun hayatından davranış modelleri
çıkarmayı; sahip olduğu ahlâki faziletleri hayata geçirmeyi, getirmiş
olduğu dini zihniyeti benimsemek ve gelişen olaylar karşısında onun gibi
tavır alabilmek şeklinde anlamamız gerektiği kanaatindeyiz.
Ne olur.
Gel Ey Muhammed bahardır
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır.
Hac’dan döner gibi gel
Mirac’tan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır.
Bir demet gül var elimizde, titreyen yüreğimiz var. Güllerimiz solmadan,
gül kurusu ağlamadan yüreğimiz, ne olur gel Efendimiz.