ANKARA 18. KAFİLE HACI ALBÜMÜ 2004

 


 

Kâbe’yi özlemek

Sayı: 424  |   Ahmet Turan Alkan - a.alkan@aksiyon.com.tr

Açık söylemek lâzımsa, daha önce Hacca gidip de her Hac mevsiminde gözünden sicim gibi yaş dökerek yeniden gitmek için yanıp yakılanları anlamaz, “yahu bir defa gittiniz; farizayı yerine getirdiniz, ikincisi de ne oluyor?” diye içten içten içe çıkışır dururdum da bu gibi heyecanlar bana biraz göstermelik gibi görünürdü.

Ramazan Bayramı geçip de günler, “iki bayram arası” diye bilinen zamanda hızla akmaya başlayınca bütün memlekette usuldan bir Hac kımıltısı başlar; evvelâ vaizler, Diyanet aracılığı ile gitmeyi düşünen hacı adaylarına hatırlatmalarda bulunarak müracaatların başladığını söylerler, ardından “falancalar da gidiyor”, “biz de birkaç sene sonra inşaallah”, “nerde o günler” gibi cümlelerin etrafında dönüp duran muhaverelerle ilgili—ilgisiz herkes Haccı konuşmaya koyulur. Yakın akraba ve komşudan birileri varsa, ateş yakında demektir: “Yarın pasaportlarını alacaklar, filanca gün kursa çağırmışlar, gitmeden önce çağırıp ikramda bulunalım” gibi heyecanlar, gitmeyenlerde merak ve hasreti, daha önce gidenlerde ise tarifsiz bir kıskançlık ve imrenme hissini körükler durur. Hareket günü yaklaştıkça hazırlıklar artar, hemen herkesin Hac yolcularına bir tavsiyesi veya bir emaneti olur ama geride kalan herkesin isteği aynıdır;

—Bizim için de dua edin; Resullullah’a bizden de selam söyleyin!

Hacım, güzel hacım!

Açık söylemek lâzımsa, daha önce Hacca gidip de her Hac mevsiminde gözünden sicim gibi yaş dökerek yeniden gitmek için yanıp yakılanları anlamaz, “yahu bir defa gittiniz; farizayı yerine getirdiniz, ikincisi de ne oluyor?” diye içten içe çıkışır dururdum da bu gibi heyecanlar bana biraz göstermelik gibi görünürdü. Öyle değilmiş, artık biliyor ve anlıyorum.

Geçenlerde mahalli televizyon kanallarından birinde bir Hac belgeseli görüntüsü yakalamış hanım; alelacele çağırınca telâşla koştum. Mutfak masasının kenarına oturup bitene kadar seyrettik. Yüreğimin mayalı hamur gibi kabardığını, o güne kadar hissetmediğim cinsten hasretlerin kımıldanıp durduğunu anlatmam belki de doğru değildir. Hanım ise gözleri lâhzada kızarıp şişmiş, hasretle ekrana bakmakta; “A, bak biz de buralardan geçmiştik, ah ne güzeldi değil mi?”

Ne var ki bizim evde bu iştiyak hep vardı ve daima yaşandı. Halam ve annem yıllarca taş baskısı naif Mekke ve Medine resimlerini her gördükçe gözyaşı döküp âh ü enîn ettiler, “Ya Rabbi bize de ölmeden nasib et” diye secdelere kapanıp yakardılar. Meğer ben onları, çok serinkanlı bir gözlemci gibi dışardan seyretmiş, onların ne hissettiğini onlarla birlikte hiç anlayamamışım. Şimdi ekrandan akıp geçen her kare yüreğimi kımıldatıyor, duygu kaynamalarına sebep oluyor.

O hikâye şöyle sona erdi: Halam, sevgilisi Kâbe’yi dünya gözüyle görüp, o tatlı “Hacı Fadime hanım” unvanını hak edemeden rahmete intikal etti; defalarca rüyâlarında gördüğü ve hasretiyle nice kanlı gözyaşları döktüğü beldeleri şimdi inşaallah görmüş gibidir. Annem ise meşhur tünel faciasının olduğu sene, nice zorluk ve bâdireler atlatarak selâmetle “Hacı anne” olup geldi. “Hacıanne!, Hacıbey!, Hacıemmi!, Hacıhanım!” ya da kısaca “Hacım!” Hangi lisanda bu kadar güzel kelimeler var ki?

Yine gam yükünün kervanı geldi...

Şimdi yine o mevsimdeyiz işte; mahallede, camide, konu—komşu sohbetlerinde ve basında konu tekrar be tekrar gündeme geliyor; evvel gitmiş olanların yüreği cızlıyor, şimdilik gitmesine imkân ve ihtimâl görünmeyen niceleri, “Ya Rab görünmez hazinelerinden gönder ki biz de gidebilelim” diye yakarıyor. Bugünlerde Diyanet’in cami seminerleri de başladı. Öğleyle ikindi arasında şehrin merkezi camilerinde hacı adayları gruplar halinde eğitime tabi tutularak küçük bir Kâbe maketi etrafında yönleri, mevkileri tanıyor, tavaf âdâb ve usûlü hakkında bilgi alıyor ve temel kavramları öğreniyorlar. Böyle talebeliğe can kurban yahu; kim istemez?

Kâbe’yi özlemek nasıl bir şey?

Fariza ise, gücümüz yettiği nisbette yerine getirdik hamdolsun, görmekse gördük, peki, o halde her hatırlayışta gönlü tatlı bir ürperti ile saran ve yeniden o güzel iklim içinde bulunmayı şiddetle özleten şey nedir? Mâlum, haccın meşakkati az değil; bedenî görevler hayli ağır. İklim de her zaman, bu yıllarda olduğu gibi mutedil olmaz; kışın en soğuk günlerinde bile 30 derecenin altına düşmeyen zorlu şartlarda ve onca hengâme ve kalabalık içinde bulunmak için insan niçin iştiyak duyar?

Bazı şeylerin tahlili yapılmamalıdır fikrine iştirak ederim: “Kâbe hasreti” de böyle bir şey işte; hem anlatılabilir, hem anlatılamaz. Anlatılamaz çünkü herkesin oradan bulduğu ve oradan aldığı şey kendine göredir ve tarife sığmaz. Anlatılabilir çünkü, anlatılması, en azından denenmesi gerekir.

Kelimelere sığan...

Kâbe, sadece ve sadece dini tecrübeyi bir üst mertebeye çıkarmak için gidilen bir yer; bir diyar, elle tutulur, gözle görünür, içinde yaşanılır. Mânevi birikimler orada Kâbe’nin teşkil ettiği anlam bütünlüğü önünde sigâya çekilir. Oraya sadece bir farzı yerine getirmek için gider, sadece bu amaç için orada bulunursunuz; etrafınızdaki herkes öyledir. Hacc’ın âdâb ve erkânından başka bütün sosyal mükellefiyetler askıdadır. Orada zaman ve mekân, hac kalabalığı ile bütünleşip insanı o müthiş dini beraberliğin bir parçası haline getirir.

Bir parça tatile benzer; ömrü boyunca çalışıp didinenler için orada sadece ibadet görevleri vardır.

Kâbe ki seyri bile sevaptır, etrafında “yörük değirmenler” gibi dönen ve yüksek sesle yakaran insanların beyaz uğultusu, size de yörüngeye girip dönmek ve dönmek için can attıracaktır. Orada duanın gündelik alışkanlık veya ritüel olmaktan çıkarak sanki ilk ve son defa niyazda bulunduğunuz hissine kapılırsınız; orası, kendi dualarınıza ve başkalarının dualarına dokunabildiğiniz bir yer ve andır. Yorgun bedeninizi bir lâhzalığına dinlendirmek için bulduğunuz ilk sütun dibine ilişir, soğutulmuş Zemzem suyundan bir maşrapa içip tazelenirsiniz. Orda sadece Allah’a senâ etmek için varsınız ve bu gayretten başka herşey orada süflî ve değersizdir. Etrafınızdaki herşey ve herkes bu amaca yönelmiştir; siz de yönelirsiniz; dua etmek bir noktada insanın kendiyle hesaplaşması, kendinde neyin eksik bulunduğunun zapta geçirilmesi ve çok daha mühimi, ferdiyetle içtimailik düşüncesinin birbiriyle hesaplaştığı bir faaliyettir. Nefistir, evvelâ kendiniz için dua edersiniz, sonra tek başına onca nimete sahip olmanın pek de güzel olmayacağını farkeder “diğerlerini” hatırlarsınız; hatırladıkça süblime olur, insanlaşırsınız. Orası ümit kapısıdır; insanlar orada dualarının kabul olunduğu inancıyla Hakk’a yönelirler ve öyle bir itminân içinde oradan koparak memleketlerine dönerler; her Kâbe görüntüsünde özlenen, işte o ruh hâline yeniden dönüş ve arınıştır.

..........

Henüz erken ama daha şimdiden gidenlere selâm olsun; yolları açık olsun ve dualarda bizleri de hatırlasınlar ve iki cihanın “Efendi”sine bizden de selâm söylesinler!



Aklinizda bulunsun:

Küçük şeylerı önemsemek ıçın büyük sebepler

En iyi şeyler küçük çıkınlarda taşınırmış.

Küçük bir beden çoğu kez büyük bir ruha yataklık edermiş.

Ufak balıklar lezzetli olurmuş.

Ateşe küçük odunlar atılırsa alevler artarmış.

Büyük odunlar ateşi söndürebilirmiş.

Her küçük şey mutlaka işe yararmış.

Bir çok küçük bir büyük edermiş.

Sağanak dediğimiz küçük damlacıklardan ibaretmiş.

Ufacık bir yağmur kocaman bir toz bulutunu yok edebilirmiş.

Muazzam bir aydınlık küçük bir delikten görülebilirmiş.

Saman çöpü rüzgarın yönünü gösterirmiş.

Bütün hasat bir kıvılcım yüzünden elden gidebilirmiş.

Büyük bir geminin batması için küçük bir delik yeterli imiş.

Çok veren malından, az veren canından verirmiş.

Yükte hafif olmak pahada ağır olmaya engel değilmiş.

Deve büyükmüş ama ot yermiş, şahin küçükmüş ama et yermiş.

İnsan küçük bir adama iyiliği dokunduğu zaman cömertliği öğrenebilirmiş; büyük adama iyilik ederse öğreneceği şey ızdırap olurmuş.

Büyük adamın büyüklüğü devam ediyorsa, bunun sebebi onun küçük adamlara gösterdiği ihtimam imiş.

Büyük makineleri küçük çarklar çalıştırırmış.

Küçük başlangıçlar olmadan büyük sonuçların sağlandığı vaki değilmiş.

Not: Bu güzel fikirlerin kaynağını size bildirmek isterdim ama ne yazık ki internet aracılığı ile bana gönderen okuyucum da uzun zamandan beri sakladığı bu sözlerin kaynağını unuttuğunu söyledi. Meçhul yazardan özür dileyerek...
 

Sayı: 378  |   Ahmet Turan Alkan - a.alkan@aksiyon.com.tr

Araplar Mekke’de modern bir şehir kurmak istemişler ve üç aşağı beş yukarı bu arzunun bütün görünür icaplarını yerine getirmişler fakat Mekke asla modern bir şehir değil. Suud kamu idaresi Mekke’yi modernleştirmek konusunda mütereddid kalmış. Bu tereddüd sadece Mekke’nin özel şartlarından değil, belki bütün Ortadoğu toplumlarına mahsus, bütün kültürel çatışmalardan yenik çıkmak kaderinin tecellisi olarak anlaşılmalı.

Mekke, topografik açıdan bizim Amasya’nın beş altı kere çoğaltılmış haline benzetilebilir. Burada ufku daima bir yanardağ indifaının soğuk küllerinden hasıl orta büyüklükteki tepelere benzeyen yükseltiler çevreliyor. Genel intibanın aksine ucu bucağı görünmeyen çöl ufku yerine insanı Mekke içinde kapanmaya zorlayan bir coğrafi kuşatılmışlık söz konusu.

Araplar Mekke’de modern bir şehir kurmak istemişler ve üç aşağı beş yukarı bu arzunun bütün görünür icaplarını yerine getirmişler fakat Mekke asla modern bir şehir değil. Suud kamu idaresi Mekke’yi modernleştirmek konusunda mütereddid kalmış. Bu tereddüd sadece Mekke’nin özel şartlarından değil, belki bütün Ortadoğu toplumlarına mahsus, bütün kültürel çatışmalardan yenik çıkmak kaderinin tecellisi olarak anlaşılmalı. Bir şehir planı olduğu muhakkak ama şehir planlaması fikri zayıf. Mesela Mekke’nin bir hac şehri olduğu fikrini hatırlatan “müdir” bir bakış açısı yok. Hac mevsiminin çok yoğun bir haftası içinde bütün ulaşım otobüs ve taksilerle sağlanıyor. Şehirde mütemadiyen yollar trafiğe kapatılarak akış yoğunluğu azaltılmaya çalışılıyor ama nafile. Taksi şirketi var (İcar) lakin şehirdeki hemen her özel taksi, bilhassa Hac mevsiminde ticari maksatla yolcu alabiliyor. Gözünüze kestirdiğiniz her arabayla kısa süreli bir taksi sözleşmesi yapabilirsiniz. Belki de hacı trafiğini azaltmak için izin verilen bir uygulama ama derde deva olmuyor. Tramvaylı sistem hiç akla gelmemiş, halbuki Mekke’nin ilacı tramvay—metro karışımı bir toplu taşımacılık gibi görünüyor.

Trafiğe tam bir keyfilik hakim; hatalı park yüzünden bir araca ceza kesilmiş olması teorik olarak imkansız gibi zira yollarda iki, bazen üç şerit halinde keyfi parklara rastlanıyor.

Mekke trafiği

Araplar araba kullanmayı seviyorlar ve çılgın gibi araba kullanıyorlar; buna rağmen çok kötü şoför oldukları tartışılmaz. Şehirdeki araçların neredeyse tamamı yara bere içinde ve üstelik hayli eski Amerikan ve Japon modellerinden oluşuyor. Çok benzin tüketen, kamyon cesametinde motoru olan iri ve hantal arabalar. Ananevi “petrol zengini arap” imajını Mekke’de görmedik. Bunun birkaç sebebi olmalı: İlki ekonomik sıkıntı olabilir, ikincisi zengin kesimin hac mevsiminde Mekke’den ziyade diğer şehirlerde bulunmayı tercih etmesi veya hacı kalabalığında ortalıkta görünmemek arzusudur belki de.

Ve klakson çılgınlığı. Şoförlerin bir eli daima klakson üzerinde tetikte bekliyor sanki. Sabahın seher vaktinde bile klakson seslerinden uyunamıyor. Resmi görevli araçların daima kullandıkları sirene mukabil özel sektör de klakson çalarak bu garip karnavala iştirak ediyor.. Klakson çalmak sanki yaşama sebebi gibi bir şey.

Burada da gökleri iki kuş paylaşıyor; güvercin ve serçe. Karga görmedim, belki vardır. Kediler de bizimkilerden farklı; kalça kısımları yüksek ve başları daha ufak. Garip ama köpek de görmedim.

Kaldırım adabı

Kaldırım var şüphesiz fakat kaldırım fikri yok. Arap keyfi, istenen yerde kaldırımı diklemesine kapatan geniş tahtlar kurulmasını hoş görüyor; büyük bir kayıtsızlıkla bu derme çatma tahtlara yan gelip; çay kahve içiyorlar. Herhalde bu biraz da iklimin temkin ettiği mahalli ve kültürel bir özellik olsa gerektir. Keza kaldırımlarda ve yol kenarlarında yatmak da olağan işlerden. Mevsim dolayısıyla güvenliği sağlayan emniyet görevlileri ve askerlerin müsait park ve arsalarda çadır kurarak barındıklarını gördük, tabii hemen yanıbaşında kaldırıma serilen geniş halılar üzerinde çay ve kahve keyfi yapılması da olağan görüntülerden.

Buna bağlı olarak seyyar satıcılık çok yaygın. Pazarlıksız alışveriş etmek düşünülemez bile. Pazarlık bütün satıcıların sahtekar olduğu, bütün alıcıların şüpheci ve muhteris olduğu anlamına gelmiyor galiba, bu bir ticari teamül. Bizim de bu fikre nice sonra geldiğimizi kabul etmeliyiz. Bu bakımdan marketler gündelik alışverişi standartlaştıran bir görev yapıyorlar.

Arap zevkine dair

Bulvarlarda ağaçlar var ve hepsinin dibinde birer musluk. Sulama problemi böyle giderilmeye çalışılmış. İklim açısından bu yılın hacıları Mekke’nin en latif günlerine rastgeldikleri için şanslılar. Ağaçlar yemyeşil. Hava sıcaklığı 25’den 35’lere doğru yükselip durdu.

Arap zevki çocukça. Mekkede klasik çizgiler taşıyan çok az bina görebildim. İncik boncuk, yaldız, kabartma gibi şeylerden hoşlandıkları anlaşılıyor. Mağazalardaki eşyalar da hep bu naif zevke yatkın çizgiler taşımaktaydı. Grafik sanatlarda abartıyı seviyorlar. Mobilya zevkleri bizim 12 Eylül sonrasında moda olan abartılı oymalar ve parlak renkli akıma tıpatıp benziyor. Minder kaplamalı ve ayna gömmeli sehpalar, kunt ve gösterişli koltuklar hayli yaygın.. Parlak ve farkedilir renklere bayılıyorlar.

Arap fontlarını çok kaba kullanıyorlar. Hattatlıkta niçin mesafe alamadıkları anlaşılıyor. Hat sanatının İstanbul’da kazanmış olduğu irtifaı bu bakımdan hemen hatırlıyoruz. Bu alfabenin niçin Türklerde büyük bir sanat haline geldiği halde buralarda yüksek bir sanat formu haline gelemediği meselesi üzerinde düşünmeye değer.

Amerikan tarzı hakim her şeye. Beslenmede, meşrubatta Amerikan üslubu kendini hissettiriyor ve sadece buralarda değil galiba batılı olmayan dünyanın her yerinde mahalli hayat tarzı kendisi gibi kalamamak tehlikesiyle başbaşa. Klasik zevke hitab eden kahveci dükkanı mutlak vardır ama ben görmedim. Varsa yoksa meyve suyu ve sallama tabir edilen çay; o da kağıt bardaklarda! Marketler hep ithal mamulle dolu. Bir Arap sanayiinden söz edilebilir mi? Terkibi bile garip geliyor insana. Bir broşürde milli gelirin çoğunluk itibarıyla petrol ve petrokimya ürünleri imalatına bağlı olduğunu okudum. Tabii tarıma müsait alanlarda üretilen zirai mamulleri de kaydetmek gerek fakat bu ülkede üretilen katma değerin mahiyet itibariyle petrol ve türevlerine bağlı oluşu büyük bir handikap.

Milli gelirde son zamanlarda vahim düşüşler görülmüş. Bu günlerde Suud ekonomisinin daralma içinde olduğu söyleniyor. Yöneticileri en ziyade düşündüren şeyin yeni kuşağa nitelik ve iş kazandırmak olduğunu öğrendik, bu yüzden yabancıların açtığı her dükkanda birer Suudi vatandaşı çalıştırma uygulaması getirilmiş. Buna mukabil gereğinden fazla süre çalışan yabancılar, biraz da işgücünü yerlileştirmek maksadıyla dönüşe teşvik ediliyormuş. Suudi vatandaşlarına memuriyet ve askerlik gibi hizmetler dışında sanat ve maharet kazandırmak arzusu aslında anlaşılır bir şey. Günün birinde petrol değerli bir meta olmaktan çıktığında, katma değer üretmeye alışkın olmayan bir toplumun ne türlü krizlerle karşılaşacağını kestirmek zor değil çünkü.

“Hacıya hizmet etmek şereftir” sloganını Mekke’de hemen her yerde görmek mümkün; önceki yıllara göre hac hizmetlerinde büyük mesafeler alındığı da söyleniyor. Belki de Suudi yönetimi petrol avantajını günün birinde kaybederse, hac turizmini mükemmel standartlara ulaştırmayı kararlı bir devlet siyaseti haline getirerek katma değer üretmek yoluna gidecektir zira dünyada ikinci bir Mekke yok: Amerika’nın bir çok eyaletindeki Mecca isimli kasabaları saymazsak tabii!

Bir ülke ahalisi hac hizmetlerinden sağlanan gelirle geçinebilir mi derseniz “elbette” derim.

Aksiyon Dergisi Sayı: 377  |   Murat Uçar - m.ucar@zaman.com.tr

Şimdi uçakla birkaç saatte alınan yolları katır ve deve sırtında aşmak o kadar da kolay değildi. Çöllerde içleri aşk ateşiyle, dışları güneşin hararetiyle kavrulan hacılar Şam—Medine arasını 247 satte, Medine—Mekke arasını 106 satte alıyorlardı. Gün olarak ise Şam—Mekke arası 61 gün sürüyordu

İslamiyetin 5 şartından biri olan Hac farizası, bizim gibi Haremeyn’den uzak diyarlarda yaşayan Müslümanlar için farklı bir anlam taşır. Hac, gücü yetenler için farz bir ibadet olduğu kadar İslâmiyetin yayılmaya başladığı, Peygamberimiz’in (a) yaşadığı toprakları görme, o havayı teneffüs etme imkânıdır da aynı zamanda. Şu anda seksen beş bin vatandaşımız bu imkâna kavuşmanın bahtiyarlığını yaşıyor kutsal topraklarda.

Bir zamanlar katır ve develerle aylarca süren hac yolculuğu günümüzde teknoloji harikası uçaklarla birkaç saate kadar indi. Oysa geçmişte bu yolculuğa “Gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var” diyerek çıkan inananlar, karlı dağları, kuş uçmaz, kervan geçmez çölleri aşıp ulaşırlardı mukaddes beldeye. Tabii bu gidiş gelişler kolay olmadığından ve herkese de kısmet olmadığından ayrı merasimlere tabiydi kültürümüzde.

Kutsal bölgelere çok büyük önem veren Osmanlı Devleti, bu önemi hac ibadetinin yerine getirilmesinde de gösterirdi. Aylarca süren yolculuğun güvenli bir şekilde tamamlanması için tüm tedbirler alınırdı. Bununla birlikte Osmanlı döneminde hac kafilesi, Surre ile özdeş bir hal almıştı. Osmanlı döneminde Mekke ve Medine ahalisine gönderilen hediyeler anlamına gelen ‘Surre’, İstanbul’dan hac kafilesiyle birlikte yola çıkardı. Hediyeleri taşıyan kafileye de ‘Surre Alayı’ denilirdi. Surre Alayı’nın yola çıkışı bir protokol devleti olan Osmanlı’da en önemli merasimlerden idi.

Uzun süre hakkında çok fazla araştırma yapılmayan ve arşivlerin tozlu sayfalarında unutulmaya terk edilen Surre Alayları dolayısıyla Osmanlı Hac geneleneği konusu Sudanlı tarihçi Anam Muhammed Osman Elkabashi tarafından gün yüzüne çıkarıldı. Halen İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora yapan, Hartum Üniversitesi Araştırma Görevlisi Anam Muhammed Osman Elkabashi’nin yüksek lisans tezi olarak hazırladığı çalışma, surrenin tarihsel gelişimi, surre kayıtlarının tutulduğu defterlerin özellikleri, surre alayının izlediği yollar, surrenin gönderildiği dönemde kutsal topraklarda yaşayan halkın durumu, hac geleneği gibi konulara ışık tutacak nitelikte.

Çalışması nedeniyle surre kayıtlarının tutulduğu surre defterlerini inceleyen Elkabashi’nin hazırladığı tez, Mekke ve Medine halkının halkın nüfusu, kültürü, ekonomik yapısı, eski hac yolculukları hakkında önemli ip uçları veriyor. Hiçbir şeyin muallakta bırakılmadığı defterlerde, bu iki şehirde yaşayan tüm halkın mesleği, mezhebi, ırkı, hediye olarak ne gönderildiği yazılıyor. Kayıtlara göre aylarca yol alan Surre Alayıyla, Mekke ve Medine’de yaşayan herkese hediye gönderilmiş.

Kutlu hac alayları

İslam tarihinde oldukça eski olan bu gelenek Osmanlı Devleti’nde ilk defa Çelebi Mehmet döneminde görülmeye başlandı. Başkentten yola çıkan ve kıymetli hediyeleri beraberinde götüren Surre Alayı, aylar öncesinden büyük özenle hazırlanır ve törenlerle yola çıkardı.

İstanbul Osmanlı Devleti’nin aşkenti olduktan sonra Surre Alayı ve beraberindeki hacı adaylarının recep ayının 12. günü yola çıkmaları adet olmuştu. Eğer bu ayın 12. günü cuma gününe rast gelirse çıkarılan bir tezkereyle alayın cumadan bir gün önce ya da bir gün sonra yola çıkması sağlanırdı. Daha önceleri her sene Mısır’da dokunan Kâbe örtüsü de, 1798’de Mısır’ın Napolyon Bonapart tarafından işgal edilmesinin ardından, İstanbul’da hazırlanarak Surre Alayı ile birlikte gönderilmeye başlandı. Örtü büyük ustaların elinde Sultanahmet Camii’nin şadırvan avlusunda işlenirdi.

Kâbe’nin yeni örtüsü ile Mekke ve Medine’ye gidecek hediyeleri taşıyan Surre devesi çok gösterişli bir şekilde süslenirdi. Surre devesini yine süslü katırlar takip ederdi. Bu deve ve katırlarda Haremeyn halkının, Arap kabilelerinin adlarına kayıtlı ve meşin torbalara koyulmuş tahsisatlar, Mekke şerifine ve diğer vazifelilere gidecek hediyeler ile Kâbe ve Ravza—i Mutahhare’ye yollanan elyazması Kur’an—ı Kerimler, tespihler, altından, gümüşten, değerli taşlarla süslü şamdanlar, buhurdanlar, askılar, kandiller, halılar vs. değer biçilmez hediyeler olurdu. Padişah ve sultanların yanısıra halktan da dileyenler kudretleri miktarınca Haremeyn fukarasına para ve hediyeler gönderirlerdi. Hediyeleri alanlar gönderenler için mukaddes makamlarda yıl boyunca dua eder, ayrıca aynı meşin torbalara kına, sürme, gümüş yüzük, hurma gibi ufak tefek hediyelerle mukabelede bulunurlardı. Böylece Surre, o devrin güç şartlarında hacca gitme imkanı bulamayanlar ile Mekke—Medine arasında bir nevi irtibatı temin ederdi.

Surrenin ihracı münasebetiyle sarayda bir merasim icra olunur, Surre—i Hümayun devrin en itibarlı ve dindar isimleri arasından seçilen Surre Eminine teslim edilirdi.

Topkapı Sarayı önünden yola çıkan Alay, ‘çekdiri’ adı verilen savaş gemileriyle Sirkeci’den Üsküdar’a geçirilirdi. Deniz aşılıp Üsküdar toprağına geçilince Harem—i Şerife bitişik olan topraklara ilk adım atılmış olurdu ki Üsküdar sahilindeki iskelenin adı da bu yüzden Harem iskelesi idi. Hicaz Demiryolu hizmete girdikten sonra Surre Alayı, Sirkeci’den Haydarpaşa’ya geçmeye başladı.

Alayın İstanbul sokaklarından geçişi sırasında başta resmi elbiselerini giymiş 12 atlı çavuş ve 12 zaim bulunurdu. Bunları yaya olarak yürüyen 60 baltacı, iki müjdecibaşı, 8 kapıcıbaşı, Surre emini, kethudası, etrafı 30 kadar baltacı ile sarılmış Surre devesi, yedek deve ile para ve hediyeleri taşıyan 8 katır takip ederdi. Bu ağırbaşlı kafileyi de akkâm denilen ve Araplardan oluşan 50—60 kişilik bir kafile takip ederdi. Akkâmlar ufacık davullarını, dümbeleklerini çalarlar, kılıç kalkan oyunları oynarlar, kafileyi neşelendirirlerdi. Bütün İstanbul halkı da bu muazzam kafilenin seyrine çıkardı.

Hacılar Şam’da buluşurdu

Yanlarındaki kıymetli hediyelerle yola çıkan hacı adayları birkaç değişik güzergah takip ederdi. İlk defa Abbasiler döneminde 923 yılında başlatılan Surre Alayı, Osmanlı Devleti’nde Sağ, Sol ve Orta Yol olmak üzere 3 ana güzergahtan yollanmaya başlandı. Surre Alayı’nın güzergahı aynı zamanda hac kafilesinin güzergahıydı. Hacılar yola çıkmadan önce tüm devlet erkanının da hazır bulunduğu bir merasim yapılması bir gelenek olmuştu.

Alayın izlediği sağ kol, Üsküdar—Eskişehir—Akşehir—Konya— Adana—Antakya—Haleb—Şam üzerinden, orta kol, Üsküdar— Gebze—İznik—Sapanca—Geyve—Hendek—Ayaş—Düzce—Bolu— Hacıhamza—Merzifon—Amasya—Turhal—Tokat—Sivas—Malatya— Diyarbakır—Şam üzerinden, sol kol ise, Üsküdar—Merzifon’a kadar orta yolu takip Karahisar—Bayburt—Tercan—Erzurum ve Kars üzerinden kutsal topraklara ulaşırdı.

Recep ayının 12. günü İstanbul’dan yola çıkan ve değişik yol güzergahlarını izleyen hacı kafileleri yolda kendilerine eklenen hacı adaylarıyla birlikte genelde ramazan ayının 20’sinden itibaren Şam’da toplanmaya başlardı. Değişik yerlerden gelen hacı adayları burada toplanır ve ramazan bayramı bu şehirde geçirilirdi.

Surre Alayı, bayramın hemen akabinde büyük bir törenle buradan yola çıkardı. Hacıların toplanma yerde bulunması sebebiyle, Şam Paşası, Osmanlı döneminde her zaman ayrıcalıklı bir yere sahip olmuştu. Şam Paşası ya da o civarın kudretli beylerinden biri İstanbul tarafından Hac Emiri tayin edilir, o yıl hac ile alâkalı bütün işler bu Hac Emirinin riyasetinde gerçekleşirdi. Hac Emirinin en mühim vazifelerinden biri çölleri aşmak zorunda olan hacıların güvenliği idi. Bu yüzden hac yolculuğu toplu bir halde gerçekleştirilirdi.

1864 yılına kadar kara yolundan katır, at ve develerle yola çıkan Alay, bu tarihten 1908 yılında Hicaz Demiryolu hizmete girene kadar vapurla gönderildi. Yolun kısalması nedeniyle şaban ayının 15.’inde İstanbul’dan kalkan vapur Beyrut’a giderdi. Hacı adayları buradan gene Şam’a geçerek bir araya gelirdi.

Osmanlı yönetimi, askeri hareketlerin sınırları içerisinde hiç eksik olmaması nedeniyle Surre’nin geçtiği Hac yollarının güvenliğine büyük önem veriyordu. Bu nedenle yolların güvenliği için Surre Alayı’nın geçtiği güzergahta kale silsileleri bulunurdu. Bu kalelerin büyük kısmı Mısır Memlüklüleri döneminde yapılmıştı.

Yapılan bu kaleler vasıtasıyla, yüklü miktarda hediye taşıyan hacı kafilelerinin güvenliği sağlanmış oluyordu. Yola çıkan Surre Alayı, sınırlarına girdiği sancağın beyi tarafından karşılanır ve diğer sancak beyine senetle devredilirdi.

Osmanlı döneminde, İstanbul dışında iki yerden daha Hac Kafilesi yola çıkmaktaydı. Kuzey Afrika Müslümanlarının katıldığı kafile ‘Mısır Kafilesi’ adını taşırdı. Bu kafile de Kahire’den yola çıkardı. Irak, İran ve Asyalı Müslümanları hacca taşıyan kafile Bağdat’tan yola çıkardı ve adına ‘Irak Kafilesi’ denilirdi.

İstanbul’dan yola çıkan

hacılar 54 yerde konaklardı

Şam’da toplanan kafileler, burada ‘ağır kervanlar’ ve ‘hafif kervanlar’ olmak üzere iki kısma ayrılırdı. Hediyeleri taşıyan Surre Alayı, ‘ağır kervanlar’ arasında yer alırdı. Ağır kervanlar kışın gündüz yol alıp geceleri dinlenirdi. Yaz mevsiminde ise öğleden sonra saat 5’te yola çıkılır, sabah güneş doğduktan iki saat sonra mola verilirdi.

Şimdi uçakla birkaç saatte alınan yollar o zamanlar oldukça uzun sürerdi. Örneğin katır ve deveyle yol alan hacı adayları o zamanlar, Şam—Medine arasını 247 satte, Medine—Mekke arasını 106 satte alıyorlardı. Gün olarak ise Şam—Mekke arası 61 gün sürüyordu. Şimdiye göre oldukça meşakkatli olan bu yolculuk sırasında hacı adayları toplam 54 yerde konaklıyordu.

Kafilenin hızı, taşımada kullanılan havyanın cinsiyle de doğrudan ilgiliydi. Hız sıralamasında önce at, sonra katır, en son ise develer geliyordu. Ancak yavaş da olsalar her biri 3—5 beygirin yükünü taşıyabildiği için develer daha çok tercih ediliyordu. Nakliye ücreti de yolculuğun mevsimine ve eşyaya göre değişiyordu.

Ücret her batman (8 kilo) için günde 90 para ile 3 kuruş arasında iner çıkardı.

Çöl bedevileri Surre Alayı’na saldırırdı

Surre Alayı’nın güvenliği konusunda ne kadar özen gösterilirse gösterilsin, beraberinde kıymetli hediyeler taşıyan bu hacı kafileleri zaman zaman çöl bedevilerinin saldırısına uğrardı. ‘Urban’ adı verilen eşkıyalar, ellerindeki silahlarla kafilelere saldırır, hacıları öldürür ve hatta bunu kendilerine maişet kaynağı olarak görürdü.

Bu soygun olaylarından biri Osmanlı’nın karışık olduğu IV. Mustafa döneminde meydana geldi. Surre Alayı’nın baskına uğradığını duyan dönemin padişahı Sultan Mustafa, üzüntüsünden bir destan kaleme aldı; “Niyet ettik Beytullah’a gitmeğe/ Hacerü’l Esved’e yüzler sürmeğe/ Arafat’ta hem vakfeye durmağa/ Takdir her tedbiri bozar dediler.”

İstanbul’dan çıkıp Şam’da diğer hacılarla bir araya gelen hacı adaylarını ve beraberindeki hediyeleri, kutsal topraklara ulaştırmakla vazifelendirilen Surre Emini, eğer sağ salim Mekke’ye varırsa yanında getirdiği “Name—i Hümayun’u” merasimle Mekke Emiri’ne takdim ederdi. Mekke Emiri de nameyi öpüp başına koyar ve şehre 4 saat mesafedeki Mina mevkiinde padişahın mektubunu halka alenen okuturdu. Bunun ardından İstanbul’dan çıkan hediyeler, Mekke Emiri, Surre Emini, Mekke Kadısı, Şeyhü’l Harem nezaretinde sahiplerine dağıtılırdı. Vefat ya da başka nelenlerden dolayı teslim edilemeyen hediyeler tekrar Surre Emini’ne teslim edilerek İstanbul’a geri gönderilirdi.

Hac kafilesi mevlid kandilinde yani rabiulevvel ayının 12’sinde İstanbul’a geri dönmüş olurdu. Sultanahmed Camii’nde gerçekleşen mevlid merasiminde padişah ve devlet ileri gelenlerine Mekke’den gönderilen hurma ikram edilir, haccın sağ salim gerçekleştiğini dair gönderilen berat okunurdu. Hacı evlerinde ise hacı tehniyeleri haftalar hatta aylar boyu boyu devam ederdi.

Hac yolu zaman zaman kapanırdı

Zaman zaman çöl bedevileri nedeniyle tehlike altına giren hac yolunun, Vehhabiler yüzünden kapandığı dahi oldu. Nitekim Vehhabi korkusundan 1804 yılında hacılar yola çıkamazken, Hac Emiri İbrahim Paşa bile hayatını Vehhabilere haraç vererek kurtardı. Gene 1807 yılında yola çıkan hac kafilesi Vehhabiler tarafından tehdit edilince kafile, Maraş Müftüsü Mahmud Efendi’nin haccın sakıt olduğu fetvasına uyarak geri döndü. Bu tarihte Surre de kabul edilmedi. İleriki dönemlerde bu mesele siyasi boyut kazandı.

Aralarda kesintiye uğrasa da Hac kafilesiyle Surre gönderilmesi geleneği 1915 yılına kadar devam ettirildi. Hatta Osmanlı Devleti, Mekke Emiri’nin isyan etmesine karşın 1916 yılında güç şartlar altında Medine’ye hediyeler gönderdi. Bunu takip eden 1917—18 yıllarında ancak Şam’a kadar ulaşabilen hediyeler, 1919’dan sonra yollanamaz olmuştu. Bununla beraber 1919—20 yıllarında Sultan Vahdeddin tarafından Haremeyn fukarasına sadaka dağıtıldı. Padişahlık sıfatını taşımamakla birlikte Osmanlı hanedanından gelen ve son halife olan Abdülmecid Efendi, 1923—24 yıllarında bu geleneğe resmen son verdi.
 

                                                                                                              

18.10.2007

 
 


Mekke
Medine
Hac Rehberi
Acı Kaybımız

Ziyaret Yerleri

 
 

Hac Araştırmaları

Hacı Uğurlama

Teklif ve Öneriler

Örf ve Adetler

 
 
 
 
 

Ana Sayfa | Hac Seminerleri | Amaç | Kafile Başkanı | Grup Başkanları
1.Grup | 2.Grup | 3.Grup | 4.Grup | 5.Grup | 6.Grup
E-Posta
| Ziyaretçi Defteri | Sizden Gelenler

Hazırlayan Vehbi AKŞİT

Kütahya-10.06.2004