ANKARA 18. KAFİLE HACI ALBÜMÜ 2004

 


 

HACER, AŞK VE HİCRET


“Sevgili eşini ve şirin bebeğini, şehirden, mamur beldeden al; otların ve çöl dikenlerinin bile yeşermeye korktuğu ürpertici vadiye götür, bırak.”

Göç, ayrılık, hasret ve hicran.. işte, yalnızca aşkın kabul edebileceği bir buyruğun neticeleri ve sadece aşkın anlayabileceği bir ferman.

 

Hazreti İbrahim (aleyhisselam) bu emir üzerine Hacer validemizi ve henüz emzikten kesilmemiş olan İsmail Efendimiz’i yanına alarak yola çıkmıştı. Bu göçün zâhirî sebebi iki kuma arasındaki kıskançlık olsa da, aslında, o mahzun anne ve masum bebek kaderin hükmüne boyun eğmeli; asırlar sonra gelecek “insanlık ağacının en kıymetli meyvesi”ne zemin hazırlamak için hicret etmeliydi. Uzun bir yolculuktan sonra nihâyet Mekke'ye varmışlardı. O günün Mekke’si, etrafı yanık dağlar ve abûs çehreli kayalıklarla çevrili, kalblere ürperti veren, ekin bitmez, kervan geçmez bir vadiydi. Orada ne içecek bir su, ne de kendisinden su istenecek bir canlı vardı.

Hakk’ın Halîl’i, sadece bir kırba ve birkaç hurma vererek, bu iki muhaciri bomboş vadinin ortasına bırakmış, gönlünü kavuran bir hicran ve yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla Şam'a gitmek üzere oradan ayrılmıştı. Geri dönüp ardına bakmaktan bile kaçınıyor, hızlı adımlarla bir an önce gözden kaybolmak istiyordu. Hazreti Hacer, birkaç defa “İbrahim!..” diye seslense de, o cevap verememiş; merhamet ve şefkatinden dolayı emre muhalif davranmaktan, hayatının neş’esi bu iki insanı böyle bırakıp gidememekten korkmuştu. Ciğeri yanan mahzun kadın, iç çekişlerine mani olabildiği bir an, son bir kez daha, “Ey İbrahim, bizi kime bırakıyorsun!.. Yoksa bu, Allah’ın emri mi?” deyince, o Yüce Nebî yine arkasına dönmeden, “Evet, bu Rabbimizin emri...” diyebilmişti. Ve o andan sonra artık Hacer gözyaşlarına “dur” emrini vermiş, “Git ey İbrahim! Hicret  madem Allah’ın emri, O bizi zayi etmeyecek, yalnız bırakmayacaktır.” diye seslenmişti

Bu kavruk, kupkuru, haşin dağların, katılaşmış lavların ortasında, uzak vadinin derinliklerinde yalnız bir çocuk ve çaresiz bir kadın. Susuz, kimsesiz, barınaksız nasıl olacak?!. Yaşamak için su gerekir; bebek süt, insan yârân, kadın kollayıcı, anne hâmî, yalnız dost, güçsüz yardımcı ister!..

Fakat emir, O’nun emri değil mi? O istemedi mi hicreti; O’nun muradı değil mi muvakkat ayrılıklar, geçici yalnızlıklar? Öyleyse, tevekkül, mutlak tevekkül..

Ey yalnız ve çaresiz anne, güçsüz ve aciz bebek!.. O’na dayan, tevekkül et, sabır ve metânete tutun, aşka sarıl.

Aşk’ın çağrısına cevâben göçe katlanan Hacer, kendini O’na teslim eder. Şehirden, hayatın içinden ayrılarak bu susuz, ıssız, çorak vadiye yerleşmeye de O’nun emri olduğu için katlanacaktır. O katıksız bir tevekkül ve iman gücüyle bütün ince hesapları, kuru mantığı bir tarafa bırakmış ve yalnızca aşka yapışmıştır.. O’nu sevmiş, gönlünü bütünüyle O’na vermiş ve sadece O’na dayanmıştır.

Fakat Hacer, şekilci abidler ve görünüşte zahitler gibi yapmaz. Açlıktan ağlayan bebeğinin yanında mucize bekleye bekleye oturup durmaz. Görünmez yerlerden bir elin uzanıp bir şeyler yapmasını, gökten bir zenbil inmesini, Cennet’ten bir ırmağın akmasını ummaz. Tevekkülü, boş ve gayretsiz intizar olarak anlamaz. Yavrusunu Aşk’a emanet eder; kendisi de recâ duygusuyla doğrulur; “sa’y”e, Safâ-Merve arasında koşmaya, çırpınmaya durur; kendi iradesini temsil eden ayaklarıyla ve kendi gücünü gösteren elleriyle arayışa koyulur..

Ve Hacer’in hiç ummadığı bir anda, hiç beklemediği bir yerden niyazın gücü ve Allah’ın rahmetiyle ilâhî lütuf gelir. Cebrâil aleyhisselam, asırlar sonraki bir kutlu doğumun şerbetini, o vilâdetin beşiği Mekke’nin ilk sakinlerine takdîm eder. İsmail’in ayaklarının önünde melek kanadıyla açılan öteler kaynaklı arktan su fışkırmaktadır. Taştan nebeân eden hayat kaynağı tatlı pınar öyle gür akmaktadır ki; sevinç ve şükür çığlığı koparan bahtiyar anne “zem zem!” diye bağırmak zorunda kalır. Rivayetlere göre, “zem zem” o günkü dilde “dur dur” demektir.

Eğer Rahmân u Rahîm o kutlu beldeye gitmeyi size de nasip ederse; orada, Safâ-Merve arasında gidip gelmeleriniz size Hz. Hacer ve Hz. İsmail’i hatırlatır. Bu defa da Hacer siz olursunuz; gözünüz İsmail’de, Kâbe’de.. Safâ-Merve arasında sa’y yapar, “su” istersiniz. Bir farkla ki, siz hatalarınızı, kusurlarınızı, eksik ve zaaflarınızı temizleyecek bir su ararsınız. Bir de himmetiniz âlî ise, “nesil” gibi bir derdiniz, “Allah’ın adının î’lâsı” gibi bir davanız varsa, dizlerinizdeki derman nispetinde koşar durur da,

“Rabbim, neslin ateşini söndürmeye su, Rasûlüllah’ın gemisini yüzdürmeye su…” dersiniz. O suyun ilk kaynağı da sizin gözleriniz olur.

Ayrıca, Kâbe’nin bir yanında, “Altın Oluk”un bulunduğu tarafta, yuvarlak yarım duvarla ayrılmış, etek şeklinde bir bölüm görürsünüz. “Hıcr-i İsmail” adı verilen bu etek Hacer’i, Hz. İsmail’i ve bu azize anne ile aziz oğlunun hatıralarını bağrında saklamaktadır. Burası Hacer’in evidir. Allah, Hacer’in eteğinin sembolünü (Hıcr) kendi varlığının sembolüne (Beytullah) tutturmuştur. Çünkü, Kâbe aşkın merkezidir ve Hacer aşka koşmuş, bütün yoklukları aşkla varlığa çevirmiştir. Zaten, hicret ancak aşkla katlanılabilecek bir amel değil midir?.. Hadis olarak nakledilen bir güzel sözde de, “Muhacir, Hacer gibi olan insandır.” denilmektedir; yani, Allah’ın emrini yerine getirmek için gerekiyorsa en ıssız, sessiz ve kimsesiz beldelere giden, “aşk” azığıyla yola düşüp yine “Aşk”a sığınan, İsmaillere süt yerine aşk içiren ve Cürhümîler gibi bir kavme sunduğu aşk zülâliyle onları da Hakk’a kulluğa yürüten insandır.

İlk muhacirlerden olan Hacer, ahirzamanın mukaddes göç erlerinin de ilk muallimlerindendir ve hal diliyle onlara “Su’yu sa’y’le değil aşkla, fakat yine de sa’y ettikten sonra bulabilirsiniz.” demektedir.

Koşusuna Safâ tepesinden başlayarak çorak mekanları Mekke’leştirmek için herkesi “saf” sevgiyle sevmenin lüzumunu; sa’yini Merve’de bitirerek de, başkalarının sadece mürüvvetini görmek, eksiklerine ve eğriliklerine göz yummak gerektiğini imâ etmektedir.

Hacer, zemzem sayesinde hem susuzluğunu hem de açlığını gidermiş; bebeğine de süt emzirip onu büyütmeye başlamıştır. Çok geçmeden, Allah Teâlâ, Yemenli Cürhüm kabilesinden bir yolcu kafilesini Kâbe’nin bulunduğu yöne sevketmiştir. Zemzem'i gören yolcular, burayı yurt edinmeye karar vermiş; böylece Hacer validemizin ve Hazreti İsmail’in yalnızlıkları da sona ermiştir.

İşte, ey mamur ülkeden, meskun şehirden, akraba ve arkadaşlarından, huzur bulduğu yuvadan ayrılıp kuru, yanık, susuz, bitkisiz diyarlara, korku, yalnızlık ve endişe vadilerinde Kâbeler kurmaya giden son devrin muhacirleri,“Hacerler”i; ey ümidin, aşkın, imanın ve ihlasın yolcuları! Siz de İsmail Nebî’nin annesi gibi aşka sarılmış, tevekkül, metânet ve sabra tutunmuşsanız; ümitsizliğe düşmeyin,endişelenmeyin.. az sonra bu devrin Cürhümüleri de sizin zemzem-misal güzelliklerinize koşacak... adlarınız ötede mukaddes göçün ilk mümessilleriyle beraber anılacak.

Ve ey sen, divane gönlüm, daha ne durursun!

Bu asrın İsmailleri boş ellerle, endişeli bakışlarla,

susuzluktan çatlamış dudaklarla "medet" deyip inliyor...

bu günün insanları

Hz. Muhammed'in muhabbet çeşmesinden gönüllere akacak kevserleri

bekliyor..

Vakit sa'y vakti,mevsim aşk ve hicret mevsimi..

Osman ŞİMŞEK

 

osimsek@herkul.org  

 

Eminim bu devrin cürhümileri çıkıp gelecektir aşk ile yanmış gönülleri kurtarmaya..

 

Bundan asla şüpheniz olmasın. O’nun  vaadi Haktır.

 

 Ya sabır!

 

YÜCELER YÜCESİ O EN GÜZELE EMANET...

 

                                                                                                              

18.10.2007

 
 


Mekke
Medine
Hac Rehberi
Acı Kaybımız

Ziyaret Yerleri

 
 

Hac Araştırmaları

Hacı Uğurlama

Teklif ve Öneriler

Örf ve Adetler

 
 
 
 
 

Ana Sayfa | Hac Seminerleri | Amaç | Kafile Başkanı | Grup Başkanları
1.Grup | 2.Grup | 3.Grup | 4.Grup | 5.Grup | 6.Grup
E-Posta
| Ziyaretçi Defteri | Sizden Gelenler

Hazırlayan Vehbi AKŞİT

Kütahya-10.06.2004