ANKARA 18. KAFİLE HACI ALBÜMÜ 2004

 


 

Tarif Edilmez Duygular...

Meltem Erdem


Rabimiz'e sonsuz hamdû senâlar olsun ki, bu yaz bize de Umre yapmayı nasip etti. Bu yazı vesîlesiyle, kutsal topraklara ilk defa gitmiş olarak tattığım tarif edilemez duygulardan bazı izleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Merak ve heyecanlar gönüllerde, duâlar dillerde bambaşka bir yolculuktan sonra, arkada bıraktığınız çoluk-çocuğunuzdan, dünya telâşınızdan soyutlanmış, âdeta yeni bir dünyaya adım atmış olduğunuzu tüm benliğinizde hissediyorsunuz öncelikle.

Harameyn hudutlarından "Lebbeyk Allâhûmme Lebbeyk" yâni "Buyur Allah'ım buyur!" sadâları, tekbirler ve salâvatları giriliyor. Eşyalarımızı otele bırakır bırkmaz, çekingen ama bir o kadar iştiyak dolu adımlarla Mescid-i Haram'a doğru ilerliyoruz. Hocamızın tavsiyesi üzerine, Peygamberimiz (s.a.)'in her zaman girmeyi tercih ettiği Selâm kapısından girmeye karar veriyoruz. Hocamız Kâbe'yi alelacele ya da zihnen ve rûhen hazır olmadan görmenin de uygun olmayacağını; Kâbe ilk görüldüğünde yapılan duânın hadîsle sâbit makbûliyetinden dolayı bu fırsatın çok mühim olduğunu hatırlatıp bakışlarımızı ayak uçlarımıza yönlendirmemizi tavsiye ediyor. İlk bakışın fazîletine mümkün olduğunca lâyık olabilmek umuduyla, had safhada merakımıza rağmen, Selâm kapısına varıncaya kadar önünden geçtiğimiz kapılardan bakmıyoruz. Tavaf alanında hemen öncesine kadar hâlâ gözlerimiz yerde, Hocamızın hazır olanın bakabileceğini söylemesi üzerine beklenen an gerçekleşiyor; Beytullah tüm haşmetiyle karşımızda artık!...

Sanki üç boyutlu bir filmin içine düştüğümüzü ya da bunun çok muhteşem bir rüya olduğunu düşünüyorsun. Niyet ederek ilk tavafınıza başladığınızdaysa, kısa ziyâret zamanına sığdırmayı arzu ettiğiniz ibadetlerin tadına doyulmaz maratonu da başlamış oluyor. Saatiniz hep ibadetlere ayarlı, dış dünyanın her türlü âlâyişinden uzakta; tam bir ibadet kampındasınız artık...

Tavaflarınızda, Kâbe'nin etrafında dönen binlerce mü'minin içinde kendinizin de olduğuna inanmakta cidden güçlük çekiyorsunuz. Bu bir rüya mı, uyanacak mıyız yoksa diyorsunuz. Tek bir arzu, tek bir yürek haline gelen bir topluluğun parçası olmak gerçekten büyük bir mutluluk.

Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.), vazîfesini ne kadar güzel tamamlamış, 23 senelik risâlet hayatında ne muhteşem bir sistemi Allah'ın izniyle oturtmuş ki, çağrısı tüm dünyada ma'kes bulmuş. Bunu ve Kur'ân'ın tüm dünya ülkelerine gönderilmiş olma, kıyamete kadar gençleşerek tâzeliğini koruma özelliğinin gerçekleşmiş olduğunu aynel yakîn görüyorsunuz. Ve ufkunuz açılıyor. Geçmiş ve gelecek üzerinde düşünce turlarına çıkıyorsunuz.

Pekçok mübârek insanın hayatlarından izler, pırıltılar, sizin hayatınıza da nur hüzmelerini indiriyor, bambaşka bir âlemde yaşadığınızı, yine bir rüya sarhoşluğu içerisinde hayal meyal de olsa bir nebze farkedebiliyorsunuz. Zira adımlarınız gezindiği yerlerin kaç peygamber ve evliyâyı barındırdığını ancak Rabbimiz bilir. Merkezinde Beytullah bulunan bu mekâna hadis-i şerife göre her gün 120 rahmet iniyor; o mekânda kıldığınız namaz, başka yerlerde kılınan yüzbin rekâttan daha çok sevabı amel defterine hediye ediyor inşâallah. Rabbimiz ümmet-i Muhammed'i bu rahmet ve fazîletlerden lâyıkıyla hissedâr eylesin. Âmin.

Özellikle tavâf ve cemaatle namazda tarif edilemez

mânevî hazların akımı arasında buluyorsunuz kendinizi... Peygamber (s.a.) ve ashâbından yüzyıllar sonra da olsa o mekânları paylaşmak; o ibadetlerde aynîleşmenin izlerini aramak, hiç tatmadığınız duyguları taşıyor size. Gözleriniz yüzyılları delip geçmeyi istercesine etrafına bakınıyor. Peygmberimiz (s.a.) doğumundan hicretine kadar geçen olayların, Mekke fethi vs.'nin yaşandığı mekânlardasınız zira...

Mekke'deki günlerde Harem-i Şerif dışındaki tarihî mekânları da ziyaret ediyoruz. Adeta tarihe yolculuk diyebileceğimiz bu geziler de sizi yine hasret dolu hayallere gark ediyor; şimdiye kadar sâdece kitaplarda okuduğunuz olayların mekânlarını müşâhade edebiliyorsunuz. Bunlardan Akabe biatlarının yapıldığı yerde hocamızın bize yapmamızı tavsiye ettiği ve yoğun duygu dolu anların yaşanmasına vesile olan şu duâyı da anmadan geçemiyeceğim: "Yâ Rabbi! İkibinli yıllarda yaşıyor olmak bizim elimizde değil şüphesiz. Eğer biz de Rasûlün (s.a.) devrinde yaşıyor olsaydık, O'na o biat eden mümtaz sahâbilerin ettiği gibi biat ederdik. Sen buraları ziyâret edip onlardan izler arayan biz mahzûn kullarına da o biatın sevâbından ver ve bu biatlarımıza lâyık hayat sürmeye bizi muvaffak kıl. (Âmin).

Hira Nur Dağı'na gelince... O tefekkür sembolü dağa çıktığımızda, Efendimiz (s.a.)'in acaba ayak izlerine dokunmuş muyumdur hisleriyle dolup taşıyor, Mekke'nin câhiliyye ortamından uzaklaşma ve Rabbimiz'in kudretini tam mânasıyla tefekkür iştiyâkından yine izler hissetmeye çalışıyorsunuz. Cebrâil (a.s.)'ı aslî sûretiyle tüm ufku kaplamış olarak gördüğü mekânda, dağ başında yapayalnız yaşanan o muazzam heyecânı hayâl ediyorsunuz...

Kur'ân âyetiyle ilân edilen İslâm kardeşliğinin en büyük hazzını yine Mescid-i Haram'da yaşıyorsunuz. Değil bir başkasını incitmek, kötü bir şeyi düşünmenin bile yasak olduğu ihram, sanki insanı âhiret âlemine yaklaştırıyor. Kefenle yüzyüze gelip dünyânın fâniliğini şah damarınızda hissediyorsunuz. Aynı amaç, sevda ve duygu yoğunluğunun atmosferini birlikte soluduğunuz din kardeşlerinizin arasında, dünyanın neresinden gelirseniz gelin kendinizi rahat ve güvende hissediyorsunuz. İhram yasakları da pek çok şeyi hoş görmenizi öngörüyor ve sabrı alışkanlık haline getirmenizde baş etken oluyor. Dilleriniz, renkleriniz farklı da olsa içten bir tebessüm, bir musâfaha, bir selâmlaşma, size Allah için sevmenin hazzını bambaşka bir boyutta yaşatıyor. Birbirinizin örtüsünü düzeltiyor, kaybolmuşsa gurubuna kavuşması için telâşlanıyor, rahatsızlanmışsa devâ olmaya çalışıyorsunuz. Hediyeleşmenin aradaki muhabbeti pekiştiren ne mühim bir sünnet olduğunu daha yakından hissediyorsunuz.

Ve sayılı günler geçiyor, sıra vedâ tavâfına geliyor... Medine'ye gidecek olmanın heyecanı, Mescid-i Haram'dan ayrılmanın hüznü birbirine karışıyor; karmaşık bir duygu anaforunda buluyorsunuz kendinizi. Son tavaf hiç bitmesin, Kâbe'ye bakarak kıldığınız namazların sonuncusu hiç selâmlanmasın; zaman öylece donsun arzu ediyorsunuz. Ama nafile tabii. Medine’ye gidiliyor olmasa Beytullah''dan ayrılık çok daha zor olsa gerek diye düşünüyorsunuz. Medine'ye varınca bambaşka bir heyecan başlıyor. Rabbimiz'in, meleklerine ve tüm mü'minlerin salât-u selâmlarının muhatabının mescidine doğru adım atıyorsunuz artık... "Kabrimi ziyaret eden, hayattayken beni ziyaret etmiş gibi olur" müjdesine lâyık olmayı ümîd ederek Mescid-i Nebeviye giriyorsunuz. Herkesin gönlünde aynı yara "O Saadet Asrı'nı soluyamamış, o nur kaynağının sohbetiyle feyzyâb olamamış bizler melûl-mahzun O'nun mescidindeyiz işte...Peygamberimiz (s.a.)'in Cennet Bahçesi olarak nitelendirdiği mekânda kimler hangi mânevî iklimlerde dolaşmış kimlibilir? Her biri yıldızlar gibi olan Ashâb-ı Kiram, başları üzerinde kuş varmışçasına dinlemişler o mekânda Efendimiz (s.a.)'i...

Onlara ve sayısız güzelliklere zâten var olan hasret, bu mekânda had safhayı buluyor. Aşk, muhabbet ve hüzün aklımı çok yoğun bir atmosfer şeklinde iliklerinize işliyor. Kânaatin Efendisi (s.a.), sanki az önce vefat etmiş ve siz yetişememişsiniz gibi garip bir ayrılık ateşi kavuruyor yürekleri... Ümmeti için ne çileler çektiğini, ne gözyaşları döktüğünü düşündükçe ve şefkatli kucağa atılma aşkınız, hasretiniz zirveleşiyor; lâkin heyhat! Aradaki demir perdeler tüm gerçeği beyninize nakşediyor... Ya O'na lâyık olamazsam ve bu hasret ebediyyen sürerse? diye çıldırtan sorular doluyor yüreğinize ve can havliyle şefaat dileniyorsunuz. Bu duygularla kabr-i şerîfinin ayak ucunda can u gönülden getirilen salât u selâmlara katılıyorsunuz. "Eğer onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelseler de Allah'tan bağışlama dileselerdi, Peygamber de onlar için istiğfar etseydi Allah'ın tevbeleri daima kabul edici ve çok bağışlayıcı olduğunu görürlerdi." (Nisâ 64) âyet-i kerimesini aracı kılarak istiğfar talep ediyorsunuz.

Mescid-i Nebevî'de kılınan namazlar, insanı Saadet Asr-ına uçuruyor. Ezân-ı Muhammedî'ler, Peygamberimiz (s.a.)'in vefatından sonra Hz. Bilâl (r.a.)'ın büründüğü ruh hâletinden, hasretinden izler taşılyor âdetâ...

Medine’deki Uhud, Hendek, Kuba gibi ziyâret yerlerini dolaşırkense, Risâletin Medine Devri bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçiyor. Mekke ve Medine'de gördüklerinizin özellikle genç müslümanların da en kısa zamanda görmesini, bu mânevî iklimlerden istifâde etmesini cânu gönülden arzu ediyorsunuz.

Ve yine sayılı vakitler bitip sıra vedaya geliyor. Bu seferki veda çok daha acı... Mekke'den ayrılırken Medine'ye doğru yola çıkmanın tesellisi varken burda o da yok... Haremeyn'e vedâ bu... Oralarda yaşanan tüm güzelliklere veda... Rasûlullah (s.a.)'in huzûrundan ayrılmak hele... Hele O'na vedâ etmek... Ve kısa da olsa ziyâretin nasîb olmasına şükredip, "Kişi sevdiğiyle beraberdir" hadis-i şerifiyle, isminin anıldığı yerde mânen varolacaklarına dâir vaadleriyle teselli buluyorsunuz...

Rabbimiz cümlemizi kendine lâyık kul, Efendimiz (s.a.)'e lâyık ümmet eylesin; O mübârek topraklara gidemeyenlere en kısa zamanda ziyâreti, gidenlere de tekrârını nasîb etsin. Âmin. Bi hürmeti Tâhâ ve Yâsîn.

 

Altınoluk Dergisi Yıl: 2002 Ay: Eylül Sayı: 199 Sayfa: 52

 

18.10.2007

 
 


Mekke
Medine
Hac Rehberi
Acı Kaybımız

Ziyaret Yerleri

 
 

Hac Araştırmaları

Hacı Uğurlama

Teklif ve Öneriler

Örf ve Adetler

 
 
 
 
 

Ana Sayfa | Hac Seminerleri | Amaç | Kafile Başkanı | Grup Başkanları
1.Grup | 2.Grup | 3.Grup | 4.Grup | 5.Grup | 6.Grup
E-Posta
| Ziyaretçi Defteri | Sizden Gelenler

Hazırlayan Vehbi AKŞİT

Kütahya-10.06.2004