ANKARA 18. KAFİLE HACI ALBÜMÜ 2004

 


 

Mukaddes Yolculuk

M. Müslim Nurullah


Bismillah...

Yolculuğumuz Mukaddes Beldeler'e.

Mukaddes Yol'un, Mukaddes Yolcuları olmak niyetiyle Bismillah... Allah'ın adıyla.

Bismillahirrahmanirrahîm...

Ramazan-ı Şerîf'in başında gidip UMRE ibadetini eda etmek niyet ve arzusu ile yapmış olduğumuz hazırlıklarımıza rağmen, ancak 19'unda yola çıkabildik.

19 Ramazan 1418 Umre niyetiyle İstanbul'dan dua ve istiğfarla Cidde uçağına binip havalandığımızda, tarifi imkânsız bir maneviyat ile, bir yandan da inanamayarak; gidiyorduk işte, biz de gidiyorduk nihayet. Peygamberimiz Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam ve güzîde Ashabı için okuyup, hediye olarak götürmekte olduğumuz Hatm-i şerîf'lerimize ilaveten, Yâsin-i şerîf ve Sâlâvatı Şerîfe'lerle uçuyorduk havada.

Peygamberimiz Efendimiz, Cenab-ı Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa (s.a.), sana gelmek istiyoruz. Seni ziyaret etmek, seninle görüşmek ve mukaddes buluşmayı gerçekleştirmek için, bulutlar üzerinde kuş gibi uçarak, 10 bin fit aşağıdaki şehirleri, dağları yel gibi geçerek, günâh ve isyanımızdan nedâmet ile kaçarak, sana geliyoruz ya Rasûlallah!...

Yıllardır özlemini çektiğimiz mukaddes yolculuğa nihayet çıkıyoruz. Fakat böyle hava yolu ile gitmek, Mübarek Beldeler'in üzerinden uçarak geçmek istemezdik. Mümkün olsaydı yürüyerek, ve hatta kendimizi af ettirmek için, sürünerek gitmek isterdik. Bu arada, yol boyu herbiri birbirinden mukaddes ve mübarek yerleri de görüp, ziyaret etmiş olurduk. Ama ne yazık ki, bu şereften mahrum bırakılmıştık.

İhram...

Önce uçakla Cidde'ye, oradan da kara yolu ile Mekke-i Mükerreme'ye gideceğimiz için, mikat mahalli uçakta iken geçilmiş olacağından, ihrama uçakta girmek durumunda kaldık. Hayatımız boyuncu unutamayacağımız bir olaydı bu. İlk defa ihrama giriyorduk ve bu da uçakta oluyordu. Yani yerden 10 bin fit yükseklikte dünyalıklarımızdan soyunup, Lebbeyk Allahümme Lebbeyk diye telbiye ile kefeni andıran ihrama giriyorduk. Yeni, yepyeni bir âleme girmiştik. Belki olması gereken oluyor ve içimizdeki âlem dışımıza çıkıyordu.

İhrama girerek, telbiyelerle geçip yerimize oturduk. Fakat dünyalıklarımızı çıkarıp, kefenimizi giyinince, bambaşka bir âleme girdik. Öyle ki, korku ve heyecanımızdan nefesimiz kesilecek gibi oldu. Bizi, bize getirecek yegâne reçete Kur'ân-ı Kerîm ve Hadis-i şerhifler idi. Her zaman yanımızda gezdirdiğimiz küçük cep Kur'ân'ımızı çıkarıp, büyük bir huşu ile okumaya başladık. Her zaman okuduğumuz Kur'ân'dı bu ama, bu okuyuş başka okuyuştu. Havada ve ihramlı... Yarım cüz Kur'ân'ın ardından, biraz da Hadis okuduk. Kur'ân ve Sünnet ile bulduk kendimizi. Daha bir şevk ile sarıldık telbiye ve sâlâvata.

Yolculuğumuz gece olduğu için, uçağın camından aşağıya ne kadar baktıysak, yer yer yoğun ışık cümbüşünün dışında, pek bir şey görememiştik. Saat 23.10'da Cidde'ye indik. Cidde hava limanı bizim gibi binlerce umre ve hacı adaylarını ağırlıyordu. Öyle ki işlemlerimiz ancak 02'de bitti. Yatsı namazını da burada kılmıştık.

Kafile başkanımızın tutmuş olduğu otobüse, artan bir heyecanla bindik. Kafilemiz 30 kişiden oluşuyordu. Büyük bir kısmının ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü umresiydi bu. Fakat ilk defa gelenlerimiz de vardı tabi ki. Cidde-Mekke arasını telbiye ile gidiyorduk. Her fırsatta telbiye getirmek hac ve umrenin gereklerindendi. Sahur yemeğini de yine aynı yolda yemiştik.

Geliyoruz Mekke... Sana geliyoruz. İlahi çağrıya uyarak, biz de geliyoruz işte. Lebbeyk diyerek geliyoruz. Yıkmak için içimizdeki putları. Yeniden inanmak, teslim olmak, imanımızın gereğini yapmak, gerçek anlamda Müslüman olmak, ahdimizi yerine getirmek için, lebbeyk diyerek geliyoruz.

Saatler sabahın 05'ini gösterirken girdik Mekke-i Mükerreme'ye...

Ey mukaddes şehir! Ey vahyin beşiği! Ey Peygamberler beldesi! Mekke-i Mükerreme, Mescid-i Haramı, Kâbe-i Muazzama, Beytullah! Geldik işte, geldik hamdolsun. Lebbeyk ya Rabbi!..

Mübarek Beyt'in dış avlu duvarlarından biri bile, bizi müthiş bir havaya sokmuştu. Öyle ki lebbeyk derken içimizi alevden nurlar sarıp sarmalıyordu. Bir an önce Kâbe-i Muazzama'yı görebilmek, ona el, yüz ve gönül sürmek için sabırsızlanıyorduk. Acele ile eşyalarımızı en yakın bir otele yerleştirerek hazırlığa başladık. Gusül abdesti alarak çıktık otelden... Ne de olsa iç ve dış âlemimizi arındırmak için gelmiştik buraya. Dışımızı bir temizledik, içimizi de samimiyetimiz ölçüsünde Rabbimiz temizleyecekti. Bembeyaz ihramlarımızla, mellekleşerek yürüdük. Merve kapısının en üst katından girdik içeri. Kalbimiz ha durdu ha duracaktı. Büyük bir heyecanla ilerlerken, mahşeri kalabalığa gıpta ile bakıyorduk. Onlar bizden önce temizlenmiş, arınmışlardı. Her hallerinden belli oluyordu bu.

Ve işte Beytullah!.. Kâbe-i Muazzama!...

Aman Allah'ım! Bize bir şeyler oldu. Dilimiz de tutuldu, gönlümüz de. Herşey yok oldu, yokluğa karıştı her şey, hiç birşey yoktu artık. Sadece Kâbe vardı, Beytullah vardı.

Dua edecektik hani, dua ve istiğfar edecek affımızı isteyecektik Rabbimiz'den. Kâbe'yi ilk gördüğümüzde "biz geldik Rabbim, bizi bağışlayıp "kulum" der misin bize? Merhametine sığındık, kapına geldik, affımızı dileriz" diye dua ve niyazda bulunacaktık. Kâbe,i Muazzama ilk görüldüğünde yapılacak duanın makbul dualardan olduğunu bildiğimiz halde, mübarek beyte bakakaldık işte. Hiç birşey diyemez olduk. Gönül iklimimiz alabora oldu.

"Namaz geçiyor arkadaşlar!" diyerek uyardı içimizden biri. Ve bu mübarek beldede, bu mübarek beytin karşısında namaza durduk. "Kıblem Kâbe'ye" diye niyetlenip secde mahalline bakarak kılardık hep namazlarımızı. Fakat burada iş değişmişti. Kıblemiz karşımızdaydı ve biz ilk defa ona bakarak namaza durmuştuk. Bunu tarif etmek imkânsızdı, bu muhabbet anlatılamaz, anlatılmaya çalışılsa da anlaşılamazdı. Yaşanırdı ancak bu muhabbet yaşanırdı. Hayatımızın en anlamlı namazını kılmıştık mübarek beyte karşı. Tesbihatımız, dualarımız, istiğfarımız, niyazımız bir başka anlam kazanmıştı mübarek beyte bakarken. Biz, biz olmaktan çıkmıştık, bizdeki bizlik, bendeki benlik çıkıp gitmişti bir yerlere. Kul olmuştuk burada. Bizden istenene yönelmiş, bizdeki bizliği söküp atmıştık içimizden. Kul olmanın bilinciyle kulluk şerefine erişmişktik nihayet. Bu an, bu dem bitmesin, bitip tükenmesin istiyorduk.

Fakat umre yapacaktık biz, umre için gelmiştik buraya. Mikat Mahalli'miz olan Ten'im'e kadar gidecek, gusül ile umreye niyet edip, varacaktık mübarek beytin yanına. Bunun için gönlümüzü orada bırakıp bindik arabaya.

Mekke-i Mükerreme'nin semasında bir başka atıyordu şafak, bir başka doğacaktı güneş. Araba ile geçtiğimiz bu yerlere Sevgili Peygamberimiz, canımız, ciğerimiz, herşeyimiz ve onun güzide ashabının mübarek ayaklarıyla basıp şereflendirdikleri yerlere, yüzümüzü sürerek geçmek isterdik. Fakat her taraf koca koca binalarla dolmuş, yolları asfalt olmuştu. En azından yürüyerek giderek o havayı tenefüs etmeyi dilerdik, ama zamanımızın darlığından dolayı bu arzumuzu gerçekleştiremedik.

Ten'im'deki mescide Hz Aişe (r. anha) Mescidi de deniyor. Kendimizi Hz. Aişe (r. anha)'nın misafiri düşünerek. Öylesine bir havaya girdik ki, nerede ise onun "hoş geldiniz!" sesini duyar gibi olduk. Gusül alıp ihrama girebilmek için, her türlü imkânlar fazlasıyla hazırlanmıştı. Ne de olsa sevgili annemizin misafiriydik. Onun şanını uygun yapılmıştı burada her şey. Umre niyetiyle gusül alıp yeniden ihrama girerek sevgili annemiz ....... yapılan Mescid-i Ten'im'de ikirekaz namaz ile mukaddes buluşmayı gerçekleştirdik. Gönlümüz yana yakıla yüzümüzü yüce dergâha çevirerek, af ve mağfiretimizi diledik. Sözlerimiz kalplerimizden çıkıyordu artık. "Söz kalpten çıkınca kalbe kadar gider, fakat sadece dilden çıkınca kulağı bile aşmaz!" vecizesini yaşıyorduk burada. Dünyalıklarımızdan soyunarak, dışımızı biz temizledik, içimizin de temizlenmesi için Lebbeyk allahumme Lebbeyk, Lebbeyke Lâ Şerîke Leke Lebbeyk, inne'-hamde, Ve'n-ni'mete, Leke Ve'l-mülk, Lâ Şerîke Lek telbiyesi ile yürekten feryat ederek bindik aramıza. Sanki kabrimizden çıkmışız da Rabbimiz'e hesap vermeye gidiyorduk. Öyle ki kalbimiz duracaktı sanki.

Arabadan inip Babü's-Selâm'dan girdik içeri. Dizlerimizin bağı çözülmüş, iki büklüm olmuş: yürüyemiyor, sürükleniyorduk âdeta... Eğilmiş başların kalktığı, kalkık başlarında eğildiği günü andırıyordu bu gün... Her şeye mekanik bakılarak, ekonomik düşünülen âlemde sıyrılmıştık artık. Ham demir gibi girip, öylesine bir suyla sulanacaktık ki dünyanın en iyi çeliğine dönüşecektik.

Kafile halinde büyük bir heyecanla yaklaşıyorduk Beytullah'a. Gözlerimiz mübarek beyte mıhlanmış, yüreğimiz bir başka aşka düşmüştü. Göz köprümüzden geçirip, gönül memleketimize yerleştirme çabasındaydık onu. Eni, boyu, yüksekliği, herşeyi belli olan bu mübarek beyti sığdıramadık yüreğimize, küçük geldi yüreğimiz. Onu küçültemeyeceğimize göre, yüreğimizi büyütme çabasına girmeliydik. Bir yandan ona bakarak yaklaşıyor, bir yandan da, artan bir aşk ile zorluyorduk yüreğimizi. Hissediyorduk. Yüreğimizin görünmez bir el tarafından kontrol altına alındığını, alabildiğine büyütüldüğünü, nur ile doldurulduğunu, bütün benliğimizle hissediyorduk. Aynı zamanda da, müthiş bir şekilde aydınlandığımızı, gönlümüzün pırıl pırıl bir hale getirildiğini de hissediyorduk. Bir gönle nur girdi mi, oradan karanlık çıkıp giderdi öyle ya. Nurun olduğu yerde, karanlığın ne hükmü kalırdı! Nurlandır Rabbim, nurunla nurlandır bizi de! Nurunla nurlanmayan, narınla narlanır çünkü. Narından nuruna sığnırız.

Hacer'ül Esved istikametinde yaklaştık Beytullah'a. Burası bildiğimiz dünya mıydı, yoksa bir başka âleme mi gitmiştik! Büyük bir aşk ve şevk ile tavaf eden bu kefenlilerde kimlerdi? Bunların hepsi Türkiye'den mi gelmişlerdi? Mısır, Suriye, İran, Irak'tan mı? Fas, Tunus, Cezayir, Afganistan, Pakistan. Tacikistan'dan mı? Sudan'dan, Endonezya'dan, Afrika'dan mı yoksa? Nereden gelmişlerdi bunlar, nereliydiler, kimlerdi bunlar? Irkın, cinsiyetin, yaşın, hiç bir şeyin önemi yoktu anlaşılan! Önemli olan imandı, bunca insanı biraraya getiren İslâm kardeşliğiydi...

Kardeşlerimizin huzurlarını bozmamak için, mübarek beyte yaklaşabildiğimiz kadarıyla yaklaşarak, Hacer'ül Esved'i istilâm edip, niyet ile bizde tavafa başladık. Öylesine bir akıntıya giriverdik ki, yürümüyor uçuyorduk sanki. Her şavtı ayrı bir aşk, her duayı ayrı bir zevk, her istilâmı ayrı bir şevk ile yaparak, tavafımızı bitirdiğimizde, tavaf mahallinden çıkarak, mültezim denilen yere varıp, dualar iklimine yelken açtık.

"Allah'ım! senin rahmet eşiğine dileğimi arzetmek üzere geldim. Senin fazl-u keremini, rahmet ve mağfiretini diliyorum!"

Mümkün mertebe kimseye rahatsız etmemeye gayret ederek, Kâbe'nin örtüsüne tutunup, dualar iklimine yelken açtık. Kendimiz, anne-babamız ve bütün Müslüman kardeşlerimiz için yana yakıla yaptığımız dualarımızla çaldık ilâhi dergâhın kapısını. Ağlayanlarımız hıçkırıklarından boğulacak hale gelenlerimiz, sessiz gözyaşı dökenlerimiz, yanındakinin duasını âmin diyenlerimiz... Öyle bir hale geldik ki, Rabbimiz'in af ve mağfiret eli başımızı okşuyordu sanki. Rahmet ve merhamet yumağı içinde geriye doğru çekilerek, Makam-ı İbrahim'de iki rekât tavaf namazı kıldık. Makam-ı İbrahim duasını yaptıktan sonra, bütün müslüman ve mustazaf kardeşlerimiz içinde bütün samimiyetimizle dua ederek, kardeşlik görevimizi yerine getirmenin hazzını yaşadık.

Ardından da Zemzem Kuyusu'na indik. "Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'ım! Senden faydalı ilim, bol rızık ve bütün hastalık ve rahatsızlıklara karşı şifa dliyorum!" diyerek bol bol Zemzem içtik. Zemzem ile abdestimizi tazeledik. Zemzem ile arınmaya çalıştık. Herşeyimizle ham veya paslı demir gibi girip, dua ve niyazlarımızla beraber, üstümüze-başımıza bol bol Zemzem dökünüp, çelikleşerek çıktık oradan da.

Safa ile Merve arasında say yapmak için Safa'ya doğru ilerlemeye çalışırken, böylesine bir mahşeri kalabalığın içinde olmamızın hazzını yaşıyorduk.

Safa Tepesine çıkıp say yapmak için niyet ederek, Hacer'ül Esved'e dönüp, üç defa "Bismillahi Allahu Ekber Ve Lillahi'l Hamd" diyerek say'a başladık. Her say'ın ayrı duasını okumanın yanında, iki yeşil direkler arasında harvele yaparak "Allah'ım! Bağışla, merhamet et, bildiğin günahlarımı ört. Sen Allah'sın, en güçlü olan ve en çok veren sensin!" anlamına gelen duanın aslını okuyup, say'e devam ettik. Her bir yerinin ayrı bir duası olan say ibadeti de bizi alıp bir yerlere götürmüştü. Bunun da yazı ile veya sözle anlatılması mümkün değildi. Bunu ancak yapıp yaşayanlar anlar, anlamasına anlasa da, tam anlamıyla anlatamaz.

Say'ımız bitince Merve kapasında traşımızı da olarak ihramda çıkıp, Umre ibadetimizi tamamlamış olduk.

Şimdi sıra ziyaretlere gelmişti.

 

Altınoluk Dergisi Yıl: 1999 Ay: Ocak Sayı: 155 Sayfa: 47

 

18.10.2007

 
 


Mekke
Medine
Hac Rehberi
Acı Kaybımız

Ziyaret Yerleri

 
 

Hac Araştırmaları

Hacı Uğurlama

Teklif ve Öneriler

Örf ve Adetler

 
 
 
 
 

Ana Sayfa | Hac Seminerleri | Amaç | Kafile Başkanı | Grup Başkanları
1.Grup | 2.Grup | 3.Grup | 4.Grup | 5.Grup | 6.Grup
E-Posta
| Ziyaretçi Defteri | Sizden Gelenler

Hazırlayan Vehbi AKŞİT

Kütahya-10.06.2004