Bundan 14 asır önce,
Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (SAV), ashabıyla sohbet
ederken onlara bir soru sormuş. Şimdi gelin o asra, saadet asrına gidelim
ve Peygamberimizin sözlerine kulak verelim.
Ebü Hüreyre
radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Rasülullah
sallallahu aleyhi ve sellem:
"Müflis kimdir, biliyor
musunuz?"
diye sordu. Ashab:
- Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir,
dediler. Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Şüphesiz ki
ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekat sevabıyla gelip,
fakat şuna sövüp, buna zina isnad ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip,
bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna
verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak
sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan
kimsedir"
buyurdular.[1]
Açıklamalar
İnsanlar arasında müflis, parası ve malı bulunmayan veya
pek az olan kimse diye bilinirse de, Peygamber Efendimiz, hakiki müflisin
bunlar olmadığını açıklamıştır. Çünkü bu durum, daha sonra zengin olmakla
ortadan kalkabilir veya ölümle sona erebilir. Gerçek müflis ise hadiste
bildirilendir. Böyle kimseler tamamen mahvolmuş, helak olmuş, ahirete
götürdüğü hayır ve hasenattan elinde hiç bir şeyi kalmamıştır. Bunların
bütün iyilik ve sevapları, üzerlerinde hakları olanlara ve alacaklılarına
verileceği gibi, günahları da onların üzerlerine yüklenecek, sonra da
cehenneme atılacaklardır. Gerçek zarar ve ziyan, hakiki iflas işte budur.
Böyleleri ahiret yoksulu sayılırlar.
Hz. Peygamber'in "müflis kimdir?" tarzındaki sorusu,
toplum tarafından onun kelime olarak bilinen manasını açıklamak değil,
onları irşad etmek, aydınlatmak gayesi taşımaktadır. Nitekim, Allah
Resülü'nün müflisin ahiret hayatıyla ilgili olan gerçek anlamını onlara
açıklamasından bunu anlamak mümkün olmaktadır.
Kişinin namazı, orucu, zekatı ve benzeri ibadet ve taatları
onun iyilik kazanmasını ve sevap elde etmesini sağlar. Ancak, cennete
girmek için bunlar yeterli olmaz. Emredilen ibadet ve taatlarla birlikte,
hatta bunlardan daha önemli olarak dinin haram kıldığı, nehyettiği
şeylerden sakınılması icab etmektedir. Özellikle maddî ve manevî yönü
itibariyle, kulların haklarına tecavüz, amme mallarına hıyanet, Allah'ın
affetmeyeceğini bildirdiği büyük günahlar arasındadır. Bu nevi günahları
işleyenler, dünyada hak sahipleriyle helalleşip tevbe etmedikleri
takdirde, ahirette hak sahipleri onlardan haklarını alacak ve Allah'ın
huzurunda hesaplaşacaklardır.
Başkasına sövmek, hakaret etmek, kötü söz söylemek, iftira
etmek, namuslu insanların namusuna dil uzatmak, haksız yere birinin malını
yemek, kanını dökmek, insanları dövmek, her nevi zulüm ve haksızlık,
iyilikleri ve onlardan elde edilen sevabı ortadan kaldırır, sahibini
cehenneme sürükler.
Kıyamet gününde ödenecek bir mal ve mülk yoktur.
Dolayısıyla haksızlıkların karşılığı haksızlık yapanın iyi amellerinin
sevaplarının alınması, üzerinde hakkı olanların günahlarının haksızlık
yapanların üzerine yükletilmesi şeklinde olacaktır. Orada hiçbir hak zayi
olmayacak, kimseye en küçük bir zulüm ve haksızlık yapılmayacaktır.
Şimdi bu hadis bize ne öğretti? Hayatımıza nasıl bir anlam
kattı ona bir bakalım ve hadis ile amel etmeye, hayatımıza uygulamaya
çalışarak, müflis olmaktan kurtulalım.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Kul hakları başta olmak üzere, her türlü haramdan sakınmak gerekir.
2. Kul hakları, maddî ya da manevî olabilir.
3. Kişinin ibadet ve taatleri, üzerinde bulunan kul haklarını
affettirmez.
4. Kul hakları, ibadet ve taatin ve her çeşit iyiliğin sevabını ortadan
kaldırabilir.
5. Gerçek müflis, ibadet ve taatı olduğu halde, üzerinde bulunan haklar
sebebiyle, bu amellerin sevabı hak sahiplerine verilince, kıyamet gününde
cehenneme girmeyi hak edenlerdir.
[1]
Müslim, Birr 59. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyamet 2